Fenerbahçe-Trabzonspor: İstanbul’da Kolbastı Resitali

Trabzonpor- Fenrebaçe maçı Zigana dağında Son yılların en zevkli derbi maçıydı bence Trabzonsporu hele hele Fener ile yapılan derbi maçlarında bu kadar istekli bu kadar cesaretli görmemiştim. Her atağımız karadenizin dalgaları gibi sert ve Zigananın rüzgarı gibi güçlüydü. Kanarya kafesine sıkışmış can havliyle köşesine saklanıyordu, aralarında bir kişi vardıki oda vargücü ile direnen kaleci Volkan’dann başkası değildi. Bence maçın adamı olmayı Umut ve Gökhan Ünal’ın yardımlaşma yerine kişisel egolarını tatmin etmesi nedeniyle Volkan çoktan haketmişti. Keza golcülerimiz perdeyi bir aralayabilse ne cam kalacaktı nede çerceve kesinlikle Fener tarihi bir hezimetle karşı karşıya kalacaktı ama maalesef 90 dakika boyunca sahada herşeyi yaptıkta sayısal sonucu yapamadık. Kısacası Trabzonsporumuz Fenerbahçe deplasmanında koskoca 2 puanı talihsiz bir şekilde kaybetti, Fenerbahçe ise piyangodan 1 puan kazanmanın sevincini sabahlara kadara yaşadı.

Zatı muhterem Aziz Yıldırımı Şükrü Sarsaçoğlu Stadyumunda hiç böle korkulu görmemiştim başkanımız Sadri Şener ise aksine her ataktan sonra sanki koltuğunda büyüyordu.Hep söylüyoruz bize böyle başkan lazım adamın dediği dedik, yaptığı yaptık helal olsun. Transfer olayına gelince bende umudumu kaybetmiştim, bu yönetimden çok umutluydum sezon başında müthiş transferler yapan Trabzonspor yine fiyasko dedirtecek cinsten…

Yıl 1996 şampiyonluğa en yakım olduğumuz yıllardan biriydi takım çok iyi gidiyor debre arasına çok iddialı giriyorduk. Adını şimdi hatırlayamadığım Gürcü bir topçuyu alamamız bizi sezon sonunda şampiyonluktan ediyor biz ahlanıp vahlanıyorduk, neydiki sadece bir transfer onuda yapamıyor, elimize gözümüze bulaştırıyor Trabzonspor’umuzu 10 sene geriye götürüyorduk.

Umutsuz bir şekilde bu senaryoyu düşünürken Yönetim transferi yılan hikayesine dönen Alanzinhoyu renklerine bağlıyor tükenen umutlarımızı yeniden yeşertiyordu, 96 sendromundan taraftarlarını kurtarıyordu.Yönetim verdiği tüm vaatleri artık yerine getirdi, sıra hoca ve oyuncularda ve keza 12 oyuncu taraftarda kim ne derse desin bu sezon Trabzonspor herşeyiyle çok farklı inancımız tam… hedef olarak şampiyonluğu baz almasakta en büyük favori artık biziz. Önceleri gazetelerin köşe yazılarına mecburiyetten konuk olan Trabzonspor artık ilk sayfalarda tam saha yer almaktadır, bu bizim için çok önemlidir, bu da bizim gücümüzün göstergesidir.

Alanzinho’yu internetteki videolardan seyrettim, insanüstü bir topçu artık içimizden biri olan Sürmeneli Yattaranın pacunu dama atacak kadar var. adam resmen bel kırıyor iki ayağıda çok iyi, süratli ve teknik, Avrupa’ da her takımda rahatlıkla oynar resmen bir yıldız, takımını tek başına şampiyorn yapmış, bu topçuyu nasıl biz aldık hala hayretler içerisindeyim. Bu Trabzonspor Yönetimi’nin büyük başarısıdır ayakta alkışlamak gerekir,kriz döneminde çok büyük paralar vererek bizi gurulandırdırlar camiaya teşekkür etmeyi bir borç biliriz.

Gelelim Faty Papy ve genç yıldızımız Göksu’ ya ikiside bana göre Trabzonsporun 10 yılını kurtarır. Papy’i Antalya maçında seyretme imkanı buldum,iki ayağına hakim, fiziği yerinde, duracağı yeri iyi biliyor, oyunu iyi okuyor,bana göre abierini örnek alırsa çok iyi topçu olacak.

Göksu yüreği sağlam bir topçu yorulmak bilmiyor, yeni Gökdeniz diyebiliriz bire bir adam geçebiliyor, bilekleri oturmuş, ayağuna hakim, Trabzonlu olmasının vermiş olduğu cesaret inşallah şımarmasına neden oolmaz. Bu iki yeni tranfer daha yolun başındalar.

Bor Zararlı Madde İlan Edildi

1959 yılında Eskişehir Kırka’ da Bor madenlerini bulan Türk mühendis durumu MTA ve hükümetten saklayarak özel kişi ve kuruluşlara bildirir.

Yabancı şirketler ,Türk işbirlikçileri ile bor madenlerimizin işletme hakkını elde etmeye çalışırlar ancak beceremezler..
1971 yılında sahada faaliyet gösterenlere ait maden ruhsatları iptal edilir ve Etibank’a devredilir.
Bor madenleri 1978 de devletleşir. Ve bor serüvenimiz böylece başlar..

***********

Dünya bor rezervinin % 72’si ,yani 4 milyon ton rezervden 3 milyon tonu bizde.

Nerelerde kullanılıyor peki?

Cam ,Detarjan ve Seramik başta olmak üzere pek çok alanda…

Çıkartma,ihraç etme yetkisi Eti holdinge bağlı Eti madenin.

Ham olarak ihraç edebiliyor ,işleyecek teknolojiye sahip değil çünkü.

Avrupa’ya tonunu 140 dolara,yerli sanayiciye 240 dolara satıyor.

Yerli sanayiciler haksız rekabet yapılıyor diye mahkemeye gitse de bir sonuç alamıyor..

Yargı; “Eti maden haksız rekabet yapmıyor kamu yararına çalışıyor” devam diyor .

Tutanaklara bu satırların yazıldığı dönemde Eti madenin genel müdürü ,şimdiki Enerji Bakanı Hilmi Güler, bordan sorumlu müdür yardımcısı ‘da AKP milletvekili Ali Rıza Alaboyun.

Sonunda, yerli sanayiciye satışları tümüyle durduruluyor.Adres gösteriliyor .ithalat..

********** .
Avrupa Birliği; “Üremeye olumsuz etkili toksit madde içerdiği gerekçesiyle” bor’u zehirli maddeler listesine aldı.(sizin gündeminize girebildimi bilmiyorum ama)

Bu günlerde konuşulanların aksine ,Avrupa Birliğinin aldığı bu karar sadece “detarjanla” ilgili.

Yani içinde bor olan detarjanlarla .

Peki, neden detarjan? Cam ,Seramik değil de..?

Detarjanlar da kullanılan perborat , Eti madenin sattığı bor madeninden üretiliyor.

Avrupa, 20 milyon dolarlık bor madeninden 200 milyon dolarlık perborat üretiyor.

Buda yetmiyor ve alternatif ürün arıyor. Hem bağımlılık’dan kurtulmak, hem de daha ucuza mal etmek için.

Sonunda perboratın yerine perkarbonatı bulup , kullanmaya başlıyor.

Biz bor’u siyası ihtiraslarımıza kurban ederken , Avrupalı artık ihdiyaçı kalmadığı bora; ikinci cephe açıp son darbeyi vurmaya çalışıyor.

Başlıyor kulis çalışmalarına, başında büyük detarjan firmaları.

Bir yandan Kendi ürettiği perkarbonatı pazarlarken diğer yandan bizim bordan üretilen perboratın zararlı olduğunu anlatarak…

*******

Uyuya dursun hala yetkililer, aslında bu gün Avrupa Birliğinin “zehir” listesine aldığı bor için ilk inceleme 2000 yılında başlıyor

2000 yılında başlayıp ,2005 de bitiyor .

2008 yılının ilk aylarında zehirli madde listesine alınması kesinlik kazanıyor.

Biz kendi suni gündemimizle uğraşıyoruz..

9 Haziranda kararın gereği için düğmeye basılıyor .

Avrupa birliği 15 Eylül 2008 de resmi gazetede yayınlıyor.

Bizde yine ses yok…

Daha ilginç olanı; “karar, resmi gazetede yayınlandıktan 20 gün sonra yürürlüğe” girer ibaresiyle birlikte.

Ne duyan var ne de tepki veren bir yetkili.

Ve 20 gün sonra karar yürürlüğe girince,ortalık feryadı figan…

Yani borun pazarı geçtikten sonra.

Dünya ticaret örgütüne (DTÖ) gideriz.karar bilimsel temele dayalı değil.Türkiye’ye karşı haksız rekabet yapılıyor.Avrupa Birliği, düşmanca tavır sergiliyor..

Samimiyetsiz, suçlu psikolojisiyle ,alay edercesine..

********

Bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da eline yüzüne bulaştırdı bizim idarecilerimiz.

3 milyon ton rezervi bulunmasına rağmen şimdi perborat ithal eden ülke durumuna düştük.

Madenleri çıkartıp ,işleyip satabilecek teknolojimiz yok,dışa bağımlıyız.

ancak çıkardığımız şekilde, ham olarak satabiliyoruz.

Tıpkı demir-çelik ve diğer yer altı madenlerimiz de olduğu gibi.

Siyasi irade yok,işinde uzman olmuş yöneticiler “bizden değil” diye görevden alınıyor

Sonuç; bor’un pazarını kaçırdık..

Bir tek Kömür Madenlerinde uzmanlaştık geri dönüşümü “oy” olduğu için

******

Madenler yer altında yatar ,biz üstünde yatarız boylu boyunca.

Irmaklar dolaşırken Anadolu’yu, Trakya’da biz elektriği Yunanistan’dan alırız iki katına,

Kuzeye , Irak’a satarız bizdekinin yarı fiyatına ..

Doğalgaz’da böyle,Petrol’de.

Her işimiz böyle yani…

Suçu başkasında aramak yerine önce kendimize bakmalıyız aynada.

Nerde hata yaptık, Nerde yapmayı sürdürdük ,bu gidişle nerelerde daha yapacağız diye.

Ulusal sanayiyi baltalayan Eti maden’den başlayabiliriz mesela sorgulamaya…bor

Mustafa

Türk sineması Mustafa Kemal Atatürk için 70 yılda doğru düzgün hayatını anlatan bir film yapamadı. Hep kitaplarda okuduk, öğretmenlerden duyduk onun hayatını. Fakat hiç izlemedik. İzlediklerimiz ise bir şablon ile çizilmiş gibiydi. Onun askerî, siyasi ve insanî yönünü anlatan filmin eksikliği hep bir yaraydı. Can Dündar’ın yönetmenliğini yaptığı “Mustafa” işte bu eksikliği gidermek adına yapıldı. Başarılı olur mu, olmaz mı bilemiyoruz tabii ki. İzledikten sonra karar vereceğiz buna.

Yapımcı Firma olarak karşımıza hep kalitesi ile sevdiğimiz NTV ve Ko’medya firması çıkıyor. Film 29.10.2008 tarihinde yani Cumhuriyet Bayramında vizyona girecek. Bu da ayrı bir manidar yönü filmin. Film bir nevî belgesel tarzında Kemal Atatürk’ün hayatını konu ediyor. Filmin müzikleri usta bir isim tarafından yapılıyor. Goran Bregoviç . Müzikler gerçekten de çok güzel. Filmin sitesine girerek bu müzikleri dinlemeniz mümkün. Filmin resmi sitesi burası . Sitede filmle ilgili ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz.
Sarı Zeybek ile daha evvel Atatürk’ün insanî boyutunu ele alan Can Dündar bu kez insanlara onun hayatını bu filmle anlatmayı gaye edinmiş. Burada ise Can Dündar’ın kaleminden film hakkındaki söyledikleri mevcut. Sitelerinden alınan bilgiye göre Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığının arşivleri ile bir çok yabancı arşiv özel izinler ile filme katkıda bulunması için açılmış. Selanik, Manastır, Şam, Berlin, Sofya, Karlsbad gibi bir çok bölgede çekimler yapılarak film hazırlanmış.

Bize ise izleyip karar vermek düşüyor.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı

Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk Diyor ki: ”Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve en akılcı uygulamasını sağlayan yönetim şekli Cumhuriyettir.” “Cumhuriyet; fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister.” Cumhuriyet’i korumak, kollamak, yaşatmak her yurttaşın ödevidir. Cumhuriyete sahip olmak yeterli değildir. Ona layık olmak da gereklidir. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını kutluyor, bizlere bugünlerimizi veren Ulu Önder Atatürk’ü, şehit ve gazilerimizi saygıyla anıyoruz. Özellikle bugünlerde Türk Bayrağımızı her yerde dalgalandıralım..

CUMHURİYETİMİZ KUTLU OLSUN!

Uzungöl Bir Doğa Harikası

Uzungöl

Uzungöl

Uzungöl bir köy, yayla ve eğlence yeridir. Turistik pansiyonları, alabalık lokantaları, küçük resort tipi otelleri ve doğal manzarası ile, az bulunur güzellikte gezi ve konaklama yeridir. Uzungöl doğal manzara izleme, yürüme, tırmanma ve botanik (bitki örtüsü incelemeleri) turizmine uygun bir yerdir. Uzungöl’ de, bir vadi içinden akan temiz, berrak sulu bir dere, dar ve uzun küçük bir göle dökülür ve oradan taşarak akar ve Of kasabasından denize ulaşmak üzere Solaklı deresine (çayına) katılır. Bu temiz ve berrak sulu dere ve oluşturduğu göl karaçam ve diğer Karadeniz dağ ağaçlarından oluşan ormanla çevrilidir. Uzungöl’ ün bulunduğu bölge dama bulutludur. Gökyüzünün mavisi, güneş, bembeyaz bulut, yemyeşil orman ve berrak sudan oluşan manzara insanın iştahını açar. O nedenle Uzungöl’ de yenen alabalık daha lezzetlidir. Üstelik, alışılagelmiş turistik tesis tarifelerine kıyasla, Uzungöl’ deki lokanta (emek) ve konaklama ücretleri düşüktür. (Hava yazın güneşliyken dahi serindir. Buna dikkat edin!)
Uzungöl doğal parkını ziyaret etmek istiyorsanız, Trabzon ilinin Of ilçesinden, 38 km güneyde ve yukarıda olduğunu belirtelim. OF’ a geldikten sonra, Solaklı deresinin batı kenarından geçen, Çaykara, Dernekpazarı, Uzungöl yazılı trafik tabelasıyla işaretmiş yolu takip ederek Uzungöl’ e gidebilirsiniz. Uzungöl Çaykara kasabasından hemen yukarıda ve deniz seviyesinden yaklaşık 1000 metre yüksekliktedir. Uzungöl’ e giden yol daima solaklı deresinin vadisini takip eder ve yolun etrafında tipik Karadeniz iklimine göre bitki örtüsü ve buraya insanlar nasıl ev yapmışlar, nasıl oturuyorlar dedirten en az bir kaç yüz metre yukarıda yamaçlarda küçük köyler (her cami bir köy kabul edersek yamaçlarda çok sayıda köy) ve yol seviyesinden evlere mal taşımak için kullanılan küçük teleferik benzeri çelik halatlı hatlar görebilirsiniz
Uzungöl’e günübirlik gidip, akşama Of yada Trabzon’a geri dönebileceğiniz gibi, oradaki otel ve pansiyonlarda da konaklayabilirsiniz. Uzungöl’ den yukarıya, Soğanlı Dağı’na veya Sultan Murat Yaylası’na devam edebilirsiniz. Anayol olmamakla birlikte, Çaykara’dan yukarıya doğru giden yol, Bayburt’a bağlanır. Maceracı iseniz, Uzungöl’ den Bayburt istikametine devam edebilirsiniz.
Trabzon’a 99 km ve Çaykara ilçesine 19 km uzaklıkta, deniz seviyesinden 1090 m yükseklikte bulunan Uzungöl, dik yamaçları ve muhteşem orman örtüsü ile Alplerin güzelliğini geride bırakmaktadır. Vadinin ortasında bulunan ve yamaçlardan düşen kayaların Haldizen deresinin önünü kapatmasıyla oluşmuş göl, “Uzungöl” olarak bilinir ve çevreye aynı ad verilmiştir. Özellikle yakınındaki “Şerah” köyünün yöreye uygun tarzda yapılmış eski ahşap evler, doğanın güzelliğini tamamlar özelliktedir.
Yerli ve yabancı turistlerin büyük ilgisini çeken Uzungöl, sahip olduğu turistik potansiyeli bakımından çok zengindir.Çevrede trekking, kuş gözlem, botanik amaçlı turların yanı sıra daha yükseklerdeki dağların arasındaki göllere veya yakınlardaki Şekersu, Demirkapı, Yaylaönü gibi diğer yaylalara geziler düzenleme olanağı vardır.Yaban hayatı bakımından Uzungöl çevresindeki dağlarda ayı, kurt, yaban keçisi, tilki, kafkas dağ horozu gibi çeşitli hayvan türleri barınmaktadır.
Haldizen deresi vadisinde, heyelan sonucu dere yatağının tabii baraj şeklinde kapanması sonucu oluşan göl, çevresindeki ladin ormanları ile çekici bir peyzaj sergiler, Göl kıyısında yer alan Uzungöl yerleşmesi belediye teşkilatına sahip olup, alt yapı çalışmaları devam etmektedir.
Trabzon’dan ulaşım, Çaykara’ya kadar 76 km, asfalt ve sonra da 19 km lik stabilize yol ile sağlanmaktadır. Çaykara·Uzungöl yol bağlantısının islah edilmesi gerekmektedir. Gölün su sathı, mevsiminde gelen su miktarı ile bağımlı olarak cüzi farklılıklar gösterir ise de, genelde boyu 1000 metre, eni 500 metre, derinliği ise 15 metre civarındadır. Gölde alabalık yaşamaktadır. Halen gölün güneyinde, Haldizen deresi yanında yer alan özel sektör tarafından yapılmış otel ve restauantlar var. Uzungöl’e yaklaşık 10 ile 20 km mesafede dağların yüksekliklerinde yer alan 10′ kadar ufak göl yöredeki aktivite zenginliğini arttırmaktadır. Uzungöl’e yerli ve yabancı gruplar gelerek mevcut tesiste konaklamakta ve güneydeki göllere doğa içinde yürüyüşler yapılmaktadır.

Festivaller ve Horon

Horon ister kemençeyle, ister tulumla oynansın; ister köyde, ister şehirde, ister yaylada hiç farketmez. Horon çok çabuk ve olağanüstü bir coşku ve duyguyyla kurulan bir halkadır. Siz Kadıköy meydanında misket oynandığını ya da semah tutulduğunu hiç gördünüz mü mesela.

Yaz ayları Doğu Karadeniz’de adım başı festivallerle geçer. Yerel, ulusal ve uluslararası sayısını bilemediğim festivaller yapılır. İsimlerine uluslararsı vs. dense de hepsi yereldir. Yöre dışından beş-on kişinin izlemesi ve bazı ülkelerin gösteri ekipleriyle uluslarası anlam katılır.

Bu etkinliklerin bazıları festival olarak, bazıları da şenlik olarak anılır. Festival olsa da, şenlik olsa da, şölen olsa da yapılan etkinliklerin yerel olması gerekiyor. Çünkü bütün festivaller ya da şenliklere yörenin bir ürünü, rengi ve dokusu gibi unsurlardan isimler verilmiş.

Eskiden kötü ses düzeni ve organizasyonlarıyla hafızalara yerleşen bu festivaller için günümüzde ciddi bütçeler oluşturularak bunlar aşıldı. Üç-beş yıl öncesine kadar biletli olan etkinliklerden de artık para alınmıyor. Yani festivaldeki bütün etkinlikler parasız izlenebiliyor. Katılımlar da hiç fena sayılmaz. Gece yarılarına, hatta sabahlara kadar horon tepmeler ve havai fişek atmalar sürer. Amaç katılım ve eğlence ise hepsi birer başarılı organizasyondur.

Bir diğer olumlu yanı festival boyunca üç beş gün esnaf ciddi anlamda iş yapar. O küçük kasabaların nüfusu üç beş gün boyunca iki-üç katına çıkar. Yenir, içilir, gezilir konaklanır. Küçük esnafın yüzü güler yani.

Ama gel gelelim gelenek adına, kültür adına, öz değerler adına ne varsa sadece yiyip içme gibi tüketilip, ardından gelindiği gibi de gidilir.

Festival programlarına bakınca sanki kötü bir konser organizasyonu yarışına dönüştüğünü görmekteyim. İnsafsızlık ettiğimi söyleyenler çıkabilir ama bu gerçekten böyledir. Amaç sadece eğlenceyse elbetteki bir şey demeyiz. Yoksa sanatçı ne kadar popülerse katılımın o derece yüksek olması başka ne anlama gelir. Bul karayı al parayı mantığıyla, bastır parayı topla milleti. Ne kadar kalabalık toplanırsa festival o derece amacına ulaşmış olur. Ülkemizin güzel ve güzellikleri kadar da yeteneksiz mankenleri de temel fıkraları yarışında özürlerini sergilesinler.

Festivali anlayış olarak gece eğlencesi sayan halk gündüz etkinliklerine pek ilgi göstermiyor. Koskoca festival alanında 17 kişinin toplanıp beşinci yamaç paraşütünun inişini seyrettiklerini de gördüm. Yorum yok. Peki bu ağustos ayında kuruyan derelerdeki rafting yarışının ne kadarı yerel, ne kadarı uluslararsıdır tartışılsa ne olur ki.. Veya hiç değilse uluslararsı moda günlerinde mankenler yerel giysileri tanıtsa ne gibi bir sakıncası olur? Örneğin, özürlü temel fıkraları yerine araya yöreye özgü skeçler sıkıştırmayı tercih ederdim.

Elbette ki güzel şeyler de yapılıyor. Yerel, ulusal ve de uluslararsı anlamlarda. Amacımız karşı durmak değildir. Sadece bizim olanlarla yatıp kalkmak, övünüp dövünmek ne kadar eksiklikse, ne kadar yanlışsa; bizim olmayanları bizim yapıp, bizim olanlardan habersiz kalıp yaşamak da o kadar yanlış olur. Yörenin ürününden, renginden, dokusundan adını alan festivallerin çoğunun yerelliği sadece isimlerinde kalıyor. Yörenin binlerce yıllık tarihi, dili ve kültürü adına bir şeyler katabilmek evrensellik adına da bir değerdir.

Festivallere adını veren çay ve fındıklar ne durumda acaba diye sormak, sorgulamak yerel yöneticilerin aklına gelmez nedense. Aylardır topladığı ürünün bedelini alamayıp sabahlara kadar veresiye eğlenen halkın problemlerini gündeme getirmek yörenin ve festivalin dokusuyla bağdaşmıyor anlaşılan.

İnsanlar işlerin en yoğun olduğu zaman çoluk çocuk gece yarılarına kadar zaman ayırıyor. Akşama kadar çayda fındıkta canı çıkan insanlar yereli ve evrenseli bilmeden, neyin ne olduğunu anlamadan festivale sahip çıkıyor. Kimisi çocuğunun hatırına, kimisi yeni gelininin hatırına, kimisi de uzaktan gelen gurbetçinin hatırına vs. üç beş gün az uyumayı da göze alıp belki de orada veresiye eğlenmeye çalışıyor.

Yöresel yemekleri kim daha güzel yapıyor diye göstermelik yarışmalar düzenlenen festivallerin güzel sunucu mankenleri, öve öve bitiremedikleri Laz Böreği ve muhlamanın yanında yanlış telaffuz ettikleri bazı yöresel yemekler için de bolca alkış alıyorlar. Hiç değilse festival boyunca yöresel yemeklerin sunulacağı lokantalar oluşturulabilir. Özellikle de uzaktan gelenler kebap, lahmacun ve hamburger dışında bir damak tadıyla horona durmuş olurlar.

“Tulum Oynamak”
İnsanlar gerçekten olağanüstü ilgi gösteriyor bu şenliklere. Köyde, şehirde, yaylada veya nerede yapılıyorsa büyük kalabalıklar toplanıyor. Gençler öylesine coşuyor ki sabahlara kadar horon oynuyorlar. Dağda, bayırda, yolda, parkta, bahçede halka halka horonlar kuruluyor. Hatta suda bile horon halkaları kuranlar var. Elbetteki kursunlar. Sağda, solda, yolda parkta suda, hatta mümkünse havada bile horon halkaları kurulsun. Tulum çalınsın horon oynansın. Tamam gençler çılgınca eğlensin. Sabahlara kadar sürsün. Bunlara sözümüz yok. Ama bu gençlere oynadıkları horonun ne olduğu da anlatılsın. Anlatılsın ki gençler “tulum oynayalım”, “tulum oynadık”, “tulum oynamak” gibi anlamsız ifadeler kullanmasınlar. Gençler arasında horon oynamak ifadesi neredeyse unutulmuş gibi. “Horon oynadık” diyeceklerine “tulum oynadık” diyorlar. Tabii bazı figürlerin de dejenere edilmesi ayrı bir konu.

Horon ister kemençeyle, ister tulumla oynansın; ister köyde, ister şehirde, ister yaylada hiç farketmez. Horon çok çabuk ve olağanüstü bir coşku ve duyguyyla kurulan bir halkadır. Siz Kadıköy meydanında misket oynandığını ya da semah tutulduğunu hiç gördünüz mü mesela. Misket her düğün salonunda oynanır elbette de sokakta oynandığını ben hiç görmedim. Alevi felsefesinin estetiği semahları izlemek için yüz kilometre yol tepmeye de her zaman hazırım ama demem o ki, horona durmak için zaman ve mekânın pek önemi yok. O anki coşkudur önemli olan. Gençlere bunlar anlatılmalıdır. Yaptıkları figürlerin ne anlama geldiğini, neler anlattığını bilmelidir bu gençlerimiz. Üç tane horon hocası bunları anlatabilir. Karadenizin kabarıp köpürmesi hangi horonun hangi figüründe anlatılır. Denizden çıkan hamsilerin çırpınıp silkinmesi hangi omuz silkmesidir. İç kesimlerde denizle hiç ilgisi olmayan dağ köylüsünün hayvan tepinmesini hangi oyunun hangi figürü anlatır bilinse, coşku ve katılımın daha da artacağı görüşündeyim.

Bu kadar büyük bütçeler ayrılıp düzenlenen organizasyonlarda muhlama yemek ve horon oynamakla kültürün korunacağına inanan zihniyet var mıdır gerçekten?

Phoenix’in mikrofondan Kızıl Gezegen dinlenecek

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) bilim adamları, gelecek hafta Mars’daki uzay aracı Phoenix’in mikrofonunu çalıştırarak, Kızıl Gezegen’in sesini duymaya çalışacaklar.

“Space.com” adlı internet sitesindeki habere göre, Phoenix’in altında, aracın 3 dakikalık inişi sırasında görüntü alması için yerleştirilen Mars Descent Imager (MARDI) sisteminin parçası olan mikrofondan, sistemin 25 Mayıs’taki iniş sırasında çalıştırılamamasından ötürü şimdi faydalanılmasına karar verildi.

Bilim ekibinin mikrofonu çalıştırmadan önce bazı kontroller yapması gerekiyor. NASA uzmanları, her şey hazır olduktan sonra “bir şeyler duyduklarından emin olmak” için, Phoenix robot koluyla toprağı kazarken veya matkabıyla delerken mikrofonu çalıştırmak istiyorlar.

Bununla birlikte Mars’tan çok fazla şey duymayı beklemediklerini belirten bilim adamları, öncelikle Phoenix’in mikrofonunun profesyonel bir mikrofon olmadığını, ikincisinin de ses dalgalarının Kızıl Gezegen’de Dünya’da olduğu gibi çok fazla uzağa gitmediğini, çünkü Mars’ın atmosferinin daha ince olduğunu ifade ediyor.

Bilim adamları, Mars’tan ses duymaya çalışmanın, Dünya’dan 30 bin metre yukarısını dinlemeye benzeyeceğini söylüyor. NASA uzmanları, Phoenix çalışırken ses duyarlarsa, sonra uzay aracı sessizken bir şeyler duymaya çalışacaklar. (AA)

←Eski