|
rdm
|
 |
« : Eylül 25, 2006, 01:40:12 am » |
|
Attilâ İlhan Görünmez mezarlıktır zaman şairler dolaşır saf saf tenhalarında şiir söyleyerek kim duysa korkudan ölür -tahrip gücü yüksek- saatli bir bombadır patlar an gelir attilâ ilhan ölür
Yalnızlığını hiçbir koşulda tüketememiş, doğuştan yaralı yüreklerden biriydi. Onu çoğunluktan çok ayrıksı ve çok farklı kılan da buydu. Şiirlerini okuyan herkes bunu bilir. Ömrü boyunca duruşunu, zamanla değiştirse de hiç bozmadı. Hep özgün, hep şaşırtıcı dirilikte işleyen zekâsıyla, seksenine kadar genç yaşadı. Ve hayatı vukuatlarla doluydu. Sıranın dışına ilk düşüşü henüz 16’sında oldu. Bir kız arkadaşına yolladığı Nâzım Hikmet şiirleri nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Ve yine aynı nedenle iki ay hapis yattı. Nihayetinde Türkiye’nin tüm okulları ona kapatıldı. Böylelikle şair, yazar, düşünür Attilâ İlhan hayata atılmış oldu. İlk hukuk mücadelesi Danıştay kararıyla okula dönmesi ile sonuçlandı. Yaşamını şekillendiren şiir aşkı onu lise sıralarındayken zirvelere taşıdı. Kendi isteğiyle katılmadığı CHP Şiir Yarışması’nda kazandığı ödül, şairliğini kitlelere duyurdu. Giderek daha çok bilinen adı yinellikle yanlış yazıldı. İki ‘t’li, tek ‘l’li Attilâ için de ayrıca mücadele vermek zorundaydı. Üstelik ‘a’nın üzerinde bir de inceltmesi var. Yıllar yılı çalıştığı gazetelerdeki köşelerinin logolarına varana dek bu tuhaf sorun onu mezarına kadar takip etti. Mezar taşındaki yanlışlık hemen fark edilip, düzeltildi. Çünkü beklenen bir yanlışlıktı…
GÖÇEBE BİR ŞAİR, GAZETECİ, YAZAR, DÜŞÜNÜR...
İstanbul Hukuk Fakültesi’nde sürdürdüğü öğrenimi ikinci kez, yine Nâzım Hikmet sevdasıyla kesintiye uğradı. Paris’e gitti. 1925’te Menemen’de doğan şairin yaşamını şekillendiren 1950’li yılları İstanbul, Paris ve İzmir’de geçti. Türkiye’ye dönüşünde yeniden başladığı hukuk öğrenimini bu kez gazetecilik nedeniyle bıraktı. Gazetecilik yaparken ilgilenmeye başladığı sinemaya ilk katkısı eleştirmenlik oldu. Ardından, ellilerin sonlarına doğru Ali Kaptanoğlu adı altında on beş film senaryosuna imza attı. 1960’ta Paris’e giderek bir süre orada yaşayan İlhan, babasının ölümü nedeniyle döndüğü İzmir’de gazeteciliğe devam ederken iki kitabı daha yayımlandı; Yasak Sevişmek ve Bıçağın Ucu… Daha sonra yayıncılık yapmak üzere yerleştiği Ankara’da Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak ve çok tartışılan Fena Halde Leman’ı okurlarıyla paylaştı. 80’lerin başında bir kez daha ve bu kez hiç bırakmamak üzere İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişiyle Milliyet’te başlayan köşe yazarlığı, Meydan ve Güneş gazetelerinin ardından ölümünün bir gün öncesine kadar yazdığı Cumhuriyet’te sürdü.
MERAKLISINA NOT YAZARDI Hayattaki yalnız duruşunu da şiiriyle kendisi belirlemişti. Ünlü edebiyat adamı Memet Fuat, 1985 yılında yayımladığı Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nde onu ve şiirdeki tek başınalığını, bu konudaki kararlılığını şöyle anlatıyor: “Attilâ İlhan 1946’da CHP Şiir Yarışması’nda Cahit Sıtkı Tarancı ile Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın arasında ikinci olduğu zaman adı duyulmamış bir gençti. Kısa sürede tanındı. İyi bir hazırlığa dayandığı, kendine güvendiği görülüyordu. (…) Nâzım Hikmet’i usta kabul etmişti. Şiirimizin gelişmesini durduran bir yozlaşma olarak gördüğü Garip şiirine kesinlikle karşıydı, pek başarılı bulmasa da dönemin toplumsalcı şairlerini destekliyordu. Şiiri Nâzım Hikmet’in getirdiği yerden alıp daha ileri, daha çağdaş boyutlara ulaştırmak istediğini, önemli konulara el atacağını düşündüren bir havası vardı. Yaptığı sert çıkışları karşılamak isteyenler, yazdığı şiirlerin özgün olmadığını, günü geçmiş Serbest Nazım akımını körü körüne izlemekten öte bir özelliği olmadığını ileri sürdüler. 1950’lerde Attilâ İlhan şiirinin büyük bir değişikliğe uğradığı, iyice özgünleştiği, toplumsalcı kaygılarla bireyci kaygıların iç içe işlendiği görüldü. Yepyeni imgeleri, sürekli yinelenen sesleri, eski yeni hiçbir anlayışa uymayan dizeleriyle yadırganması gereken bu şiirler, tam tersine, yarattıkları aşırı duygusal havayla aydın çevrelerce kolayca benimsendi. Bireyci Attilâ İlhan şiiri de, aslında, çok kere, ipuçları verilmediği için ‘kapalı’ kalan toplumsalcı bir şiirdi. Bu durum, ancak sonraki basımlarda kitaplarına ‘Meraklısı için notlar’ eklemeye başlayınca, her şiirin nerede, ne zaman, niçin yazıldığını açıklayınca ortaya çıktı.
“Attilâ İlhan sonraki dönemlerinde Divan şiirine aşırı bir yakınlık gösterdi. Nâzım Hikmet’in bir bireşim aranışı içine girdiği bu yolda ondan çok daha ilerilere gitti. Böylece çağdaş şiirimiz için dilde eskiye dönüşü savunan tek toplumsalcı şair oldu.” İÇİMİZDEN BİRİ, AMA HEP YALNIZ İlhan’ın yazarlığı şairliğinden hemen sonra geldi. Farklı türde eserlerinden anı ve acı ibaresi taşıyan bazılarının başına şiir gibi bir not iliştirirdi: “Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu.”
Çeşitli gazetelerde düzenli olarak yayımlanan yazılarının dışında onlarca film ve dizi senaryosu, öykü, anı, roman, anlatı ve şiir kitabını yaşama geçirdi.
İlk romanı Sokaktaki Adam’ı yayımladığında on romanı da basılmaya hazırdı. Diğerlerini ortaya çıkarmayışının nedeni, yazarların ilk romanlarında yalnızca kendilerini anlattığına dair inancıydı. Ancak pek çok romanı yaşadıklarının somut izlerini taşıyordu.
Attilâ İlhan, son şehri İstanbul’un pek çok semtinde, sokaklarda, otobüs veya tramvay duraklarında rastlanası yakınlıktaydı. İçeriden biri… Ama hep yalnız… Yüzlerce kişinin yan yana boy gösterdiği ekranlarda dahi tek başınaydı. Yüreğindekileriyse hepimizle paylaştı. Onun şiirleri bambaşka derinlikte bir boyut kattı. “Gözlerin gözlerime değince / felaketim olur ağlardım”, “ben sana mecburum bilemezsin / içimi seninle ısıtıyorum”, “aylardan kasımdı üşüyorduk / ağacın biri bulvarda ölüyordu”, “elimden tut yoksa düşeceğim / yağmur beni götürecek yoksa beni”, “kimi sevsem sensin” dizeleriyle aşkı ve bir başınalığı bilmeyenlere bile bir şeyler hissettirdi.
Ölümünü haber veren gazetelerin başlıklarını da hastayken yazdığı bir şiirle yıllar önce atmıştı; “an gelir attilâ ilhan ölür.” Görsel malzemelerin sağlanmasındaki katkılarından dolayı İş Bankası Kültür Yayınları ve Bilgi Yayınevi’ne teşekkür ederiz.
YAZI: TANSEL E. TÜZEL
|