Trabzon Forum | resim, fotoğraf, müzik, video, rehber, rapidshare, mp3
Aralık 02, 2008, 04:36:38 pm *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: Forumumuza üye değilseniz,mesaj gönderemez, mesaj eklerinde yer alan resim ve müzik dosyalarını açamazsınız. Lütfen üye olurken sizi doğru tanıyabilmemiz için profil bölümünü tam doldurunuz.
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Kafkasyanın Kapısındaki Kent: Trabzon  (Okunma Sayısı 576 defa)
rdm
trabzon.org
Administrator
Hero Member
*****

Karma: 0
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 851

401213 esergun@msn.com
Üyelik Bilgileri WWW E-Posta
« : Nisan 25, 2007, 04:57:49 am »

Ömer Asan

 



Şu büyülü kente doğru ne zaman yola çıksam Ksenefon'un Trapezus'a Varış öyküsü aklıma gelir. On bin kişilik ordusuyla Trapezus'dan geçen (M.Ö 400) Ksenefon'un anlattıkları hep düşlerimi süslemiştir. Hakkında onlarca kitap, yüzlerce yazı, romanlar ve efsaneler üretilen Trabzon, güncel bir yazı konusu olduğunda düşlerimi nereye sığdıracağıma ve nasıl başlayacağıma bir türlü karar veremiyordum. Kolay değil, Roma ve İstanbul'dan daha eski bir kenti bugünün gözüyle kaleme alacaksınız. Üstelik tarih, Trabzon'u bir değil bir kaç Trabzon olarak ele alıyor. Bu adı büyük kendi küçük kentte tarihin izlerini bulabilecek miydim acaba? Yola çıktım bile...



Çıkmasına çıktık da, Samsun-Trabzon arası karayolunun taşıtlara cambazlık yaptıracak denli dar ve dönemeçlerden oluştuğunu, bu nedenle araçların birbirlerine teğet geçtiğini görünce, kemençeli bir trafik polisiyle taşıtlara -hazır bu kadar samimiyken- neden horon oynatılmadığı sorusu akla geliyor. Hiç olmasa yüreğimiz ağzımızda yolculuk etmemiş olurduk.



2000'e üç kala -iki binden öncesini niçin ayırırlar bilmem- efsanevi bir kenti ziyaret etmenin ve tutulacak notların bir bakıma tarihe tanıklık sayılabileceği düşüncesiyle Trabzon'a girerken gözümü dört açmalıyım diye karar vermiştim.



İstanbul'dan karayoluyla geliyorsanız, kentin uzantısı Uzunkum’dan giriş yapıyorrsunuz. Yapılan yüksek ve modern binalarda kentleşmenin bilinen örnekleriyle karşılaşırsınız. İstediğiniz kadar gözünüzü dört açın, Ayasofya'ya kadar Eski Trabzon'lara özgü bir şey göremezsiniz.



Ayasofya, bir yamacın üzerinde kurulu, geçmişi arayanlara hoş geldiniz diyebilmek için eski elbiseler içerisinde bekleyen yaşlı bir Trabzon ninesi gibi sizi beklemektedir. Aslında O, eskiden yalnızca denizden geçenlere selam verirmiş; çünkü üzerinden geçtiğiniz sahil yolu dolgudur. Bizans'ın varislerinden olan Komnenoslar (Trabzon Rum Krallığı), İstanbul'dakine benzer ama küçük, kendi Ayasofya'larını kurmuşlar. Kilise, l238-1263 yılları arasında l.Manuel tarafından yaptırılmış, ona ek olarak 1427 yılında ayrı olarak bir çan kulesi inşa ettirilmiş. Komnenoslar, kilisenin güney cephesine kendi sembolleri olan tek başlı kartal ve ay yıldız motifini işlettirerek bir anlamda kimliklerini dinsel inançlarına da yansıtmışlar. Ayrıca Fellmerayer (l800'lü yıllar), kulenin doğusundaki dış duvarlar üzerinde doğuya özgü elbiseler giymiş ve taç takmış üç kişinin freskini görmüştür.



Kente girip otele yerleştikten sonra Trabzon'u az çok bilen bir kişinin yapacağı ilk eylem Ganita'ya inip çay içmek ve Karadeniz/Deli Kız'ı doyasıya seyretmektir. Ayrı bir zevktir Kale'nin dibinde elinde çay bardağı, o lacivert sonsuzluğu seyretmek.



Eski Elence'de Karadeniz'in adı Euxeinos Pontos /Konuksever Deniz olarak geçer. Elenler trapez sözcüğünü de sofra anlamında kullanırdı. Kentin adı da, sofra kuranların kenti Trapezus olarak ilk defa Ksenefon'un kitabında yer alıyor.



Dağların, yaylaların, derelerin ve denizin bir arada görülebileceği ender kentlerden biridir Trabzon. Bilinen tarihi M.Ö 700'lü yıllara, yani Miletoslular'a kadar gider. Pontos, Roma-Bizans, Trabzon Rum Krallığı ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerine tanıklıklarıyla tarih içinde yatsınamayacak bir yer edinmiştir. Dört döneme ait izler, yani Dört Trabzon; işimiz çok zor...



Kenti tamamiyle görebilmek için Boztepe'ye doğru yürümek aynı zamanda tarihi konakları görmenizi sağlıyor. Boztepe/Mitrion Oros yani Mitrio'nun Dağı. Mitrio, Apollon'un Pontos'taki adıdır. Pontoslular, tanrıları Mitrio'nun adına burada bir sunak inşa etmişler ve dağa da onun adını vermişler. Roma döneminde de Mitrio saygın yerini korumuş, Hıristiyanlığın kabulüne kadar sunak orada kalmış.



Trabzon'a vardığımın ertesi günü kentlilerin ertesi gün kutlanacak olan Hıdırelleze hazırlandığını gördüm. Mayısın altısında , her yıl geleneksel olarak kutlanırmış. Bir çam ağacının dibinde oturmuş, torunlarına sevgiyle bakan Sotkalı Hanife nineye Hıdırellezi sordum. Ona göre: "Hıdırellez için bir gün önceden, ikindiden sonra niyet tutulur -özellikle gül ağacının dibine bırakılır niyetler-, yumurtalar pişirilerek boyanır, ertesi gün hiçbir iş yapılmaz ve neşe içinde boyalı yumurtalar tokuşturulur. Akşam olunca da mahallelerde, köylerde ateşler yakılır, becerebilen üstünden atlar, beceremeyen beceriksizliğine yanarak gününü tüketirmiş." Binlerce yıldır yaşayan böylesi bir geleneğin sürdürülmesine tanık olmanın heyecanıyla yine binlerce kişiyle birlikte Boztepe’deydik. Sunak'ın yerinde yeller esiyordu ama sanki Mitrio'nun silueti aramızda dolaşıyordu. İz sürmeye devam...



Boztepe'den baktığınızda bütün Trabzon ayaklarınızın altındadır; Liman'ı, Kaleiçi'ni, Yoroz Burnu'nu, Meydan'ı, Değirmendere'yi ve Çömlekçi Mahallesi'ni çıplak gözle görebilirsiniz. Aslında Trabzon'un ilk yerleşim alanları buralarıdır.



Gözünüzü rahatsız edecek olan görüntülerden biri Karadeniz Çevrecileri'nin baş belası Değirmendere'deki Çimento Fabrikası 'dır. Saldığı çimento tozlarıyla sanki tarihin üzerine kirli bir örtü seriyor. Bu konuda Trabzonluların yıllardır verdiği mücadeleden bir sonuç alınamamış, kentin ve insanlarının sağlığı rastlantılara bırakılmış gibi. Bir diğer görüntü de Tanjant -ne demekse- adı altında Trabzon'un mimari dokusunu hiçe sayarak yapılmakta olan uçan köprü ve yol inşaatıdır. Yüzyılların Çömlekçi /Dafnunda mahallesini ortadan kaldırmakta olan bu çalışma yirmi yıllık tartışmalardan sonra, Trabzon Mimarlar Odasının ve Trabzonluların yoğun muhalefetine rağmen, Karayolları, düşük maliyet ve trafiği hafifletme gerekçesiyle tüm önerileri kulak ardı etmiş, yıllardır kentlere karşı işlenen suçlara bir yenisini eklemiş. Ama hiç canınızı sıkmayın, Trabzon bu değil ve görülebilecek bi'dünya güzellikler var.



Önceden edindiğim deneyimlere dayanarak Trabzon'u -kent içini- gezmenin en iyi yolunun yürümek olduğunu söyleyebilirim. Aynı yöntemle Meydan'dayım ve günün programını yapabilmek için çay içiyorum. Bu arada belediyenin hoparlörü günün ilk haberini veriyor:"Of eşrafından, Sağıroğulları sülalesinden, felancanın dedesi, babası, amcası .... hakkın rahmetine kavuşmuştur." Parayı bastıran, Trabzon'un en bilinmeyen köyünün, belki de köylülerinin bile adını anımsayamayacağı birinin ölüm ilanını ve tüm seceresini bütün kente duyurabilir. Bu kara haberden sonra istediğiniz programı yapın, ne işe yarar?



Yürüyerek Taşbaşı'na doğru gidip Çömlekçi'ye indim. Taşbaşı, Trabzon'un en eski esnaf çarşısıdır. Dükkanını genişletmek için dayalı olduğu taşı dinamitleyen ve az kalsın bütün çarşıyı havaya uçuran -adı bizde saklı kalsın- ünlü esnafın bulunduğu bu çarşı, bugün daha çok Rus müşterilerini ağırlamaktadır. Eskiden Çömlekçi'ye gelen köylülerin ilk uğrak yeri burasıydı. Taşbaşı, bu özelliğini kaybetmesine rağmen, Çömlekçi hala köylülerin, ilçe ve köy minibüslerinin durak yeri olma özelliğini korumaktadır. Trabzon'un ünlü Rus Pazarı da buradadır. İlk açıldığı yıllarda daha çok Kafkas ülkelerinde yaşayan insanların beraberlerinde getirdikleri malların pazarlandığı bu yer, bugün işlevini tersine çevirmiş, yerli ürünlerin satışa sunulduğu ama satıcılarının Gürcü, Azeri, Ermeni olduğu bir mekan haline gelmiş. Mekan diyorum; çünkü satıcılar aynı zamanda gecelerini tezgahlarında geçirmektedirler. Benim gibi meraklıysanız pazarı boydan boya bir gezer, hiçbir şey alamadan çıkarsınız.



Çömlekçi Mahallesi'nde çeşitli insan manzaralarıyla karşılaşabilirsiniz. Bu mahalle limanın tam karşısına düştüğü ve havaalanından gelen yolcuların ilk göreceği çarşı olduğu için yoğun insan trafiğine sahne olmaktadır. Bir bakıyorsunuz aksakallı bir dede ya da keşanına sarılmış, elinde yayıktan yeni çıkmış tereyağını satmaya çalışan yaşlı bir nine, öte yanda Beyaz Rus olduğu su götürmez sarışın bir dilber, diğer yanda minibüsünü doldurmak için çığırtkanlık yapan muavinin: "Hayde kakayi, kakayi, binun...Of'a, Surmene'ye" içerikli, biraz da cinsellik kokan bağırışı, otellerin önünde bekleşen ve cinsel fantezilerini süsleyebilecek kadın arayan genç, orta ve yaşlı insanlar, bunun yanında onlarla cilveleşen Kafkas kökenli kadınlar, satışa sunulan mallar dolar üzerinden fiyatlandırıldığından aşağı yukarı her dükkanda Rusça bilen birer yardımcı, hepsi bir arada uluslararası bir pazar görüntüsü vermektedirler.



Yürüyerek yeniden meydana doğru çıkıyorum. Uzunsokak'ta bir tur atayım dedim, ne mümkün; herkes omuz omuza yürüyor, birbirlerine çarpmamak için eller kullanılıyor, kaldırıma sığmayanlar trafiği engelliyor, bir cümbüştür gidiyor. Kitabevleri, sinema, kafeteryalar, modern mağazalar bu caddede bulunduğu ve KTÜ'lü öğrencilerin volta mekanı olduğu için Uzunsokak gündüzleri oldukça kalabalık. Bu arada belirtelim, KTÜ, yaklaşık 25 bin öğrencisiyle Trabzon'un en büyük ticari potansiyelini oluşturmaktadır.



Uzunsokak'tan kurtulup Yeni Cuma Mahallesi'ne doğru yöneldim. Amacım, Fatih Sultan Mehmet'in, Trabzon'u fethinden (1461) sonra ilk cuma namazını kıldığı camiyi görmek. Trabzon'un güneyinde, Boztepe'de, Tabakhane deresinin doğusunda bulunan bu cami, Roma döneminde Trabzon'lu Aziz Eugenios'un anısına inşa edilmiş ve Fatih tarafından camiye çevrilmiş. Caminin avlusuna girdiğimde bakındığımı gören müezzin:"Aslında biz bunu yıkıp yeniden yapmak istiyoruz, ama bir çivi bile çakmamıza izin verilmiyor", diye yakındı. Tüylerim diken diken oldu ve içimden, 'bir çivi bile çakılmasına izin vermeyenler' için dua ettim. Yoksa müezzin, ana kapının yukarısında halen duran haç kabartmasına mı kafayı takmıştı. Olamaz; çünkü Fatih bu camide, bu şekilde namaz kılmıştı. Gerçi içindeki ikonaların üzerleri beyaza boyanmıştı, ama kilisenin mimari yapısı olduğu gibi korunmuştu.



Roma döneminde Trabzonlular, Hıristiyanlığa ve misyonerlerine karşı acımasızca savaş açmışlar. M.S 300'lü yıllara rastlayan bu mücadele misyonerleri yıldırmaz. Ancak hıristiyanlar uzun uğraşlar sonucunda kentte yeterli taraftar toplayamayınca Boztepe'deki Mitrio (Apollon) heykelini kırarlar. Misyonerlerin başı olan Trabzonlu Eugenios ve arkadaşları bu işin sorumlusu olarak yakalanır ve iki arkadaşıyla birlikte işkence edilerek öldürülür. O dönemin Roma valisi ve ölüm emrini veren kişi Lucius'tur. Bizans'ın Hıristiyanlığı kabulünden sonra Eugenios şehit kabul edilir ve anısına bir kilise inşa edilir. İşte bu kilise bugünkü Yeni Cuma Camisidir.



Trabzon'da İslamlaşma süreci öyle sanıldığı gibi fetihten hemen sonra başlamamıştır. Her ne kadar fetih sonrası Trabzon'a/Kaleiçi'ne Müslüman nüfus yerleştirildiyse de, bu nüfus iki yüzyıl boyunca azınlıkta kalmıştı. Yapılan araştırmalar, Trabzon'da İslamlaşma sürecinin l650 yılından sonra hızlandığı, dışarıdan gelen Müslümanlardan başka, yerli halkın toplu olarak İslamiyet’e geçmeye başladığını göstermektedir. Bu nedenle birçok kilise camiye çevrilmiş, yenileri yapılmış ve Trabzon halkı yine kendine özgü Müslüman din adamları yetiştirmeye başlamıştı. Bu alanda Oflular ünü tüm ülkeye yayılmış din bilginleri çıkarmışlar, yörede İslamiyet’in yerleşmesine öncülük etmişler. O nedenle din alimleri içerisinde Ofluların saygın bir yeri vardır.



Trabzon'un böyle dolaşırken ve ara sıra tarihe dalışlar yapılarak anlatılabileceğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bir de görünmeyen, daha doğrusu gösterilmesi istenmeyen bir yüzü var Trabzon'un. O da bugünün, yani yaşayan Trabzon'un gizli kalmış/bırakılmış yanıdır.



Geçmişin insanlarını anlatmak bugünün insanlarını anlatmaktan biraz daha kolaydır. Elinizdeki bilgi ve belgeleri, kentlerde ve köylerdeki kalıntıları kendi düşünce sisteminize göre değerlendirir iyi/kötü bir sonuca varırsınız. Oysa yaşayanı anlatmak o kadar kolay değildir. Çünkü yaşayanın geçmişle bağlantısı, ondan devraldığı mirası vardır. Sorun, böylesi bağlantıları ve devralınan mirasları irdelerken ortaya çıkıyor. Gerçi bugün Trabzon'un ve Trabzonluların görünürde böyle bir derdi yok, ama sözünü edeceğimiz çağımızın popüler konusu olan kimlik ve çokkültürlülük kavramları yakın bir gelecekte tartışmaya açılacak gibi görünüyor. İstanbul'da yeni kurulan Trabzon Araştırmaları Merkezi Vakfı (TAMEV), bu tartışmalara bilimsel yaklaşımlar getirme iddiasında.



Fisai ena anemo Bir yeldir o eser

Thel so koruk panemo İster ormana gitmek

Sevdaluk leğuna'to Ona sevdalık derler

Uc'en şurva fanemo Değildir çorba içmek



Bugün Trabzon'da iki dil konuşulmaktadır; Türkçe ve Rumca. Konuşulmakta olan yerel Türkçe farklı bir ağızda olup, Oğuz Türkçe'siyle benzer özellikler taşıdığı kimi dil bilimciler tarafından öne sürülmektedir. Yine, konuşulmakta olan Rumca (Of, Çaykara, Sürmene, Maçka ve Tonya'da olmak üzere 51 köyde) da aynı şekilde Eski Elence'nin Pontos Diyaleği'dir. İki halkın yüzyıllar önce bir arada yaşamaya başlamasıyla doğal olarak her iki yerel dil birbirlerinden sözcük alışverişinde bulunmuş ve birbirlerini etkilemişlerdir. Bugün her iki dilde benzer içerikli türküler söylenmiş, bu benzerlik halk edebiyatına, yer adlarına ve insan davranışlarına da aynen yansımış. Sonuçta, iki farklı dilin varlığı, bu dilleri konuşan insanlarda belirgin bir kültürel farklılık yaratmamış -belki eskiden vardı-, benzer özelliklerde bir insan tipinin ve ortak bir kimliğin oluşmasına engel olmamış. Ama nedense bugüne kadar, Trabzon'da -kent içinde kaç kişinin konuşabildiği bilinmiyor- yaklaşık 300 bin insanın konuştuğu bu dille ilgili hiçbir akademik çalışma yapılmamış, hiçbir dilbilimci bu konuyla ilgilenmemiş. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan dil fakültelerinde ölü diller için (Hitit Dili, Sümer Dili, Eski Yunan Dili) bölümler açılmasına rağmen, yaşayan ve Eski Yunanca'nın Pontos Lehçesi olan Trabzon Rumcası es geçilmiş.



Ortak bir tarihe ve kimliğe sahip olan Trabzonluları yakın geçmişte ayrı düşüren neden din farklılığıdır. Osmanlı'nın son dönemlerinde ortaya çıkan milliyetçilik akımlarının etkisiyle yeni bir Pontos Devleti hülyalarına kapılan Karadenizli Rumlar, bu tarihi yanılgılarının bedelini yurtlarından olarak ödemişler. Bugün Rusya ve Kafkasya'nın çeşitli cumhuriyetlerinde dağınık olarak 500 bin, Yunanistan'da l.5 milyona yakın Karadeniz kökenli -önemli oranda Trabzonlu- insan varlığını sürdürmekte ve Karadenizli olma özelliklerini korumaktadırlar. Yunanistan'da birçok dernek ve vakıf kuran bu insanlar federasyonlaşarak bir önceki parlamentoya da otuz kadar üye sokmuşlar ve Yunanistan siyasi yaşamında önemli yerler edinmişler.



Atina'daki önemli meydanlardan birinin adı Sürmene meydanıdır. Karadenizliler, Selanik'teki (Thessaloniki) caddelere Trapezunta, Maçuka, Kerasunta, Samsunta, Rizunta adlarını vermişler. Oflular ise Katerini ilinden toprak satın alarak kendi yerleşim yerlerini kurmuşlar ve adını Nea Trapezunta/Yeni Trabzon koymuşlar. Kültürlerini ve kimliklerini korumada inatçı olan bu insanlar son olimpiyatlarda Yunanistan'a alınan beş madalyadan üçünü kazandırarak spor dünyasına da ağırlıklarını koymuşlar. İşte, Trabzon'un bir uzantısı da bu.



Trabzon bir zanaatkarlar kentidir. Halen devam etmekte olduğunu sandığım kunduracılığı yerinde gözlemlemek üzere Kunduracılar Caddesi'ne uğradım. Nerede? Ara da bulasın. Caddedeki dükkanların hepsi modern mağazalara dönüşmüş ve kunduradan başka her şey satılıyor. Aranıp da bulunamayacak sokaklarda buldum onları. Elinde pense, gözünde kalın camlı gözlüğüyle inatla deri çekiştiren ustalar, sanki gizli/yasak bir iş yapıyorrlarmışçasına utangaç bir şekilde mesleklerini icra ediyorlardı. Gözlerim ninelerimizin, dedelerimizin çapulalarını aradı o küçücük, illegal dükkanlarda.



Gezerek dinlenmek amacıyla Kemeraltı’ndayım. Rengarenk giysiler, eski dükkanlar, hanlar, yaşlı esnaflarıyla sanki yüzyıllar öncesini yaşıyorsunuz. Yerel giysilerden, basma'dan çiçekli fistanlara kadar ne ararsanız var. Bakırcılar Çarşısı'ndaysa sona ermekte olan kalaycılık mesleğinin son temsilcilerini bulabilirsiniz. Bakıradamların o senfonik vuruşlarını dinlerken zanaatkarlığın ne kadar saygın ve estetik bir meslek olduğunu yakından gözlemleyebilirsiniz.



Bu arada bir baharatçı dükkanı ilgimi çekiyor. Adını bilmediğim, görmediğim birçok bitki tezgahta satışa sunulmuştu. İlgimi en çok Trabzonluların tiryak diye adlandırdığı panzehir çekiyor. Çünkü bu ilaç yalnızca buralarda yapılabiliyormuş. Gezintimi bitirince daha geniş bilgi alabilmek için araştırmacı-yazar olan ve Trabzon'da eczane işletmekte olan Necdet Durgun'a uğradım. Verdiği bilgi şok ediciydi: Tiryak'ın Latince adı Antidotum Mitridaticum.



Tarih, Doğu Karadeniz Bölgesi'ni Pontos olarak ele alır. Bunun nedeni de Pontos Krallığı'nın bu bölgede yaklaşık dört yüzyıl hüküm sürmesidir. Pontos'un son kralı Mithritades'i tarihçiler efsane adam olarak anarlar. Pers/İran kökenli olan bu kral, Anadolu'nun egemeni olan Romalılar'a -biz onlara Rum demişiz- unutamayacakları bir ders vermiş, onları Anadolu'dan söküp atmıştı. Tarihteki en büyük sivil katliamın emrini veren kişi olarak da ün yapan Mithritades, Anadolu'da yaşayan ve Latince konuşan 80 bin insanı katlettirmişti.



Mithritades, -düşmanları tarafından- zehirlenmemek için sürekli panzehir almakla ünlüymüş. Kendi icat ettiği ve 70-80 çeşit bitkiden elde edilebilen bu panzehir literatüre onun adıyla geçmiş; Antidotum Mitridaticum. Mithritades, Romalılarla yaptığı final savaşında yenilmeyi onuruna yediremeyince zehir içerek ölmek ister, ama aldığı panzehirler sayesinde vücudu bağışıklık kazandığı için başarılı olamaz ve kendini askerlerine öldürtür. İşte tarihin izleri ve adı geçen bu panzehir, bugün Trabzon'da Kemeraltı’ndaki baharatçılarda tiryak adı altında satılmaktadır.



Trabzonlular tek tek ve topluluk olarak ilginç bir kimliğe sahiptirler. İnatçı, mücadeleci ve isyankar ruhlu olan bu insanlar, yararı ve zararı pek fazla düşünmeden tarihin her döneminde mevcut iktidarlara muhalefet etmişler. Pontos döneminde Anadolu'nun egemeni Roma'ya, daha sonra Trabzon Rum Krallığı olarak Bizans'a, Osmanlı döneminde İstanbul'a, Cumhuriyetin ilk yıllarında l. Meclise ya baş kaldırmış ya da inatla muhalefet etmişler. Çok uzağa gitmeden Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Trabzon'u ve Trabzonluları örnekleyelim.



Kurtuluş savaşına çoluk çocuk katılan ve her cephede ölümüne savaşan Trabzonlular, iş yeni cumhuriyetin kuruluşuna geldiğinde yaşanan iktidar mücadelesinde dışlandıklarını hissederek muhalefetten yana tavır almışlar. Özellikle, Ankara'da Tan adlı muhalif bir gazeteyi yönetmekte olan muhalefet liderlerinden Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Beyin, Atatürk'ün muhafız alayı komutanı Topal Osman tarafından öldürülmesi Trabzon'daki muhalefeti kışkırtmış ve hoşnutsuzluklar hat safhaya ulaşmış. Olay üzerine, Trabzon'da yayınlanmakta olan İstikbal gazetesinde yazılan yazılarda bu durumun sorumlusu olarak Mustafa Kemal gösterilmekteydi. Mustafa Kemal de bu durumdan rahatsız olmuş ve bu rahatsızlığını Kazım Karabekir’e söylediği şu sözlerle ifade etmiş:" Trabzon'da kaynayan bir kazan var, sen bunu vaktiyle söndüremedin, şimdi de yine kaynamaya başladı."



Gelinen sürecin sonunda Kazım Karabekir’le Mustafa Kemalin yolu ayrılır ve l7 Kasım l924 tarihinde Karabekir Paşa başkanlığında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulur. İlk kurucular ve üyeleri Trabzon milletvekilleri olan Muhtar Bey ve Rahmi Beylerdir. (Trabzon Mebusu Mehmet Rahmi Efendi, Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun babalarıdır.) Kurulan ilk teşkilatlardan biri Trabzon teşkilatı ve ilk ilçe teşkilatı da Of ilçe teşkilatıdır (l5 Şubat l925). Ancak gelişen muhalefet Ankara'yı ürkütmüş, bu arada çıkan Şeyh Sait isyanını bastırmak için Takrir-i Sükun Kanunu çıkarılmış, bu kanuna dayanılarak İstiklal Mahkemeleri kurulmuş ve 3 Haziran l925 tarihinde hükümet, "irticayı tahrik ettiği" gerekçesiyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kapatılmasına karar vermiş. İşte son yüzyılın Trabzon'undan bir kesit.



Trabzon'da bugün ve son yirmi üç yıldır en çok konuşulan konu futboldur. Sporla ilgili ilgisiz herkesin en son oynanan karşılaşmayı konuştuğuna tanık olursunuz. Buna bir de alışılmış kazanımların uzun süredir elde edilememesi eklenince hararetli, sinirli ve bazen da kırıcı tartışmalar meydana gelmektedir. Yıllar önce futbolda İstanbul kulüplerinin egemenliğini elinden alan Trabzonlular, bu başarılarının tarih olmasını istemiyorlar. 97-98 futbol sezonuna iyi bir başlangıç yapan Trabzonspor, görünen o ki kentte umutları yeniden yeşertmiş.



Boztepe'nin altında, Maşatlık denen yerde gezinirken ***n kendi aralarında çeşitli oyunlar oynadığını görünce seyre daldım. Buraya maşatlık denmesinin sebebi eskiden Rum mezarlığı olmasıdır. Şimdi bu mezarlığın yerinde bir futbol sahası bulunmakta. Ama çocuklar futbolun yanında adını bilmediğim bir çok oyunu karşılaşma yapar gibi oynuyorlardı. Gerçi bazı oyunları çocukluğumdan anımsıyorum. Ziğoyir/Tahtırevalli, Kıdili/Kiremit Oyunu, Şampuli/Saklambaç gibi. Oyunları izlerken aklıma Ksenefon'un Trabzon'la ilgili tuttuğu notlar geldi. Ksenefon (M.Ö 401), ordusuyla birlikte geçtiği Trabzon'da, askerlerin ve Trabzonluların birlikte düzenlediği mini olimpiyattan söz eder. Yarışma yeri olarak denize bakan ve arenası olan bir tepe seçilmiş. Bu yer büyük olasılıkla şimdi ***n oyun oynadığı Maşatlık mevkisiydi. Yarışma dalları, at yarışı, güreş, boks, atletizm ve pankration. Ksenefon notlarında dayanıklılık koşusuna altmıştan fazla Giritli'nin de katıldığını ekliyor. Bu arada at yarışında, süvariler bayır aşağı denize kadar gitmeye ve oradan dönerek yokuş yukarı ta mihraba kadar atlarını sürmeye mecbur kılınmışlar. Bu nedenle bayır aşağı giderken atların çoğu yuvarlanmış, yukarı çıkarlarken de, tepe çok dik olduğu için, adi yürüyüşle bile gidemiyorlarmış. Yarışmaları kadınların izlemesi, yarışmacıların kazanma hırslarını kamçıladığı ve onları motive ettiği, tutulan notlarda yer almış.



2400 yıl önce hiç tanımadığı insanlarla birlikte mini olimpiyat düzenleyen ve onlarla yarışan Trabzonluların bugün yeteneklerini yalnızca futbolla sınırlamaları ne kadar doğrudur? Düşünmeye değmez mi?



Kenti ve köyleriyle birlikte özel olarak incelenmesi gereken Trabzon ve Trabzonluları kuş bakışı gözlemlerle ne derece doğru sunabiliriz ? Bunu ilerde yapılacak/yapılması gereken araştırmalar sonucunda öğreneceğiz.



Son söz; Trabzonluların bin yılların mirası olan kentlerini, kültürlerini yeterince önemsedikleri söylenemez. Bugüne kadar dört Trabzon tüketen bu anlayış, sonuncuyu kemirmeye başlamış bile. Kimliklerini inatla savunan bu insanlar, nedense kendilerine bu kimliği kazandıran kentlerine ve tarihlerine üvey evlat gözüyle bakmaktadırlar. Oysa Son Trabzon bile hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak kadar değerli. Sözü, çıkamadığımız yaylalarına, Trabzon'un yaşayan Homeros'u Ömer Kayaoğlu'nun şiirini göndererek bağlayalım:

Uçurdum yaylana bir kuş

Gagasında yazım kaldı

Çimeninde unutulmuş

Yalınayak izim kaldı

Bu kenti ve ülkesini müthiş bir gelecek bekliyor, şu aptalca korkularımızdan sıyrılabilirsek.

Logged

"Bizim başka milletlerden hiç bir eksiğimiz yok. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, Yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz."

Gazi Mustafa Kemal Atatürk
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks