boncuk
Yeni Üye
Karma: 0
Offline
Mesaj Sayısı: 16
|
 |
« : Mayıs 10, 2008, 02:17:21 am » |
|
Trabzon’da bir düğün Amcaoğlu recep abi Trabzon’dan evleniyordu. Düğüne Pala Seyit’in Commer marka otobüsü ile gidilecekti. Otobüs komple tutulmuştu fakat düğüncü tayfası çok kalabalıktı. Bu yüzden *** tek tek indirdiler. Muavinimiz Rahmetli Mehmet Güvercin (Sevgili Cemal başkanımızın amcası) bizide indirmek istedi. fakat yalvarmamıza dayanamamış olacak ki –“Şamata etman sinun bi gıyıya yoksa atarım aşağa” diye tembihledi, İlk kez şehre gitme şansı bulmuştuk. Deniz nasıl bir yerdi? Bu kadar dereler denize akıyor, nasıl oluyordu da taşmıyordu! Kafamızda böyle bir yığın soru içimizde müthiş bir heyecan. İki kafadar şehre indik. Otobüs bizi Çömlekçi ’de bıraktı. Trabzon’u ilk defa görüyorduk Kıyıya yanaşmakta olan balıkçı teknesine, çığlık çığlığa martılara, Limandaki uzuun halatlarla bağlı devasa gemiye, mendireğe, karayolu tüneline , üzerinde TMO yazan kocaman silindirik binaya , Otel Hitit e o ucu bucağı görünmeyen Karadeniz’e hayranlıkla baka baka kalabalık la beraber Taşbaşı’ndan yukarı doğru yürüdük meydan dedikleri taş döşeli alana geldik Amcaoğulları Erol ve Yılmaz ağabey Trabzon’u, sinemaları biliyorlardı. İzzet emicem le muavin olarak çok defalar buraya gelmişler hangi sokakta hangi sinema var matine saatleri kaçta ezber biliyorlardı. Ben ortaokul 1 , dayıoğlu Ahmet’se 5. sınıf öğrencileriydik.
Meydan da şimdi anımsayamadığım bir yerde sinema afişlerinin yapıştırıldığı kocaman panolar vardı. Karate filmleri Yılmaz Güney filmleri , Cilalı İbo filmleri. ..Kafile ikiye bölündü. Düğün evine gidenler Maraş Caddesine doğru yöneldi Sinemaya gitmek isteyenler Uzun sokağa daldılar. Ahmet’le ben de sinemalara yöneldik. Cebimizde toplam 150 kuruş harçlıkla sinemaya giremedik. Paramız yetmedi. Düğün tayfasını da kaybettik Kalakaldık orta yerde .Okulumuzda, ben filan artisin filmine gittim diye hava atan arkadaşlarımıza mahcup düşmemek için bizde, o boy boy afişlerden bol bol artist isimleri ezberledik. Sonra, şehri gezmeye karar verdik.
Daracık sokaklardan, yüksek köprülerden yürüdük. Kemer köprülerin altlarından geçtik, yürüdük, yürüdük, yürüdük. Bir balıkçı pazarına düştük. O zamana kadar yediğimiz hamsi ve istavritin dışındaki balıkların sadece isimlerini biliyorduk, okul kitaplarından. Zargana mezgit, lüfer, barbunya, palamut daha birçok balığı ve orta yere kalın misinalarla yüzgeçlerinden astıkları o kocaman kılıç balığını hayranlıkla seyrettik balıkhanede.
Sırtlarında semerle dolaşan şehir hamallarını görünce şehirde yaşamanın zorluğunu iliklerimize kadar hissettik. Elleri nasırlı, ayakkabı boyayan ***n giyimleri kuşamları çok perişandı. Belli ki biz köyde yaşayanlardan daha fakirdiler. Çöplüklerden kağıt ve boş meyve kasası toplayan gariban kadınlar gördük.”Uşuğum bir ekmek parası “ diye dilenirken bazen horlanan yaşlı adamlar, gencecik ruhumuzda derin izler bırakmıştır. Şehrin bu yüzünü gördükten sonra köyümüzün daha medeni olduğunu insanlarmızın daha saygılı ve daha bilgili olduğunu keşfettiğimi söylesem abartmış olmam. . Yazımın burasında sizleri sıkmama adına, İstanbula geldiğim ilk yıllarda (1976) Yazko edebiyat dergisinden ezberlediğim bir şiirden aklımda kalanları paylaşayım sizlerle; “ Şaşkınlığın toprağına uzanan Tek dallı bir ağaçtan Sanki döne döne düşen yapraktım Vapurdaki İstanbullu söylemeseydi Martıyı deniz seven güvercin sanacaktım
Mavilik te beyaz çiçek açarmış Köpük biçiminde öyle kocaman diye Çığlık attığımda gülmüştü kızlar İnce beyaz giysilerin içinde” Devamı var
|