İlk Çağlardan Osmanlı Fethine Kadar Trabzon

İlk Çağlardan Osmanlı Fethine Kadar Trabzon

Doğu Karadeniz bölgesine yerleşme hadisesi çok eski tarihlere uzanmaktadır. Araştırmalar bölgeye ilk olarak M.Ö.III. bin ile II. bin yılları arasında Oğuzların öncü kollarından biri olarak kabul edilen “Gas/Kas” ve “Gud/Guti-ler”ln, M.Ö. 675 yılından itibaren de Kimmer-ler’ln yerleşmeye başladıklarını ve bunların Anadolu ve Azerbaycan’da ilk Bozkır kültürünü yaşayan Proto-Türkler olduğunu göstermektedir. Trabzon şehrinden ilk olarak bahseden müellif Xenophon’dur. Onun verdiği bilgilere göre M.Ö. 400 yılında Doğu Karadeniz’de yaşayan kavimler Kolhlar, Driller, Mosslnoikler, Haibler ve Tibarenler olup, Faruk Sümer’e göre bunlar kesin olarak Yunan asıllı değillerdi. Doğu Karadeniz bölgesine Kimmerlerden sonra iskitler, Medler, Persler hakim olmuştur. Bu hakimiyet Makedonya kralı iskender’in M.Ö. 334 yılındaki doğu seferine kadar devam etmiştir. M.Ö. 312-280 tarihleri arasında bölge iskender’in komutanları hakimiyetinde kalmıştır. Bölge M.Ö. 280-63 yılları arasında Pontus Devleti İdaresi altında kalmıştır. M.Ö. 63 – M.S. 395 yılları arasında Doğu Karadeniz, Roma imparatorluğu’nun hakimiyetine girmiştir.

M.S. 394-1204 yılları arasında bölge Romanın devamı olan Bizans’ın denetiminde kalmıştır. Bu dönemde Bizanslılar tarafından mağlubiyete uğratılan Bulgar Türklerinden bir kısmı Trabzon havalisine yerleştirilmiştir. Yine bu dönemde yaklaşık 40.000 Kuman ailesi Gürcistan’a inerek Hıristiyan olmuş daha sonra da Doğu Karadeniz’e ve Doğu Anadolu’ya yerleşmişlerdir.’

Hiç şüphesiz ki, Yakın Doğu siyasi ve medeniyet tarihi açısından ve Anadolu’nun bir Türk-islam yurdu olması açısından en önemli hadiselerden birisi Maveraünnehir-iran-lrak ve etrafındaki bir kısım bölgeleri hakimiyetleri altında bulunduran Selçuklu Devleti’nin kurulmasıdır. Anadolu’nun tarihinde meydana gelen en köklü ve kalıcı değişiklik Anadolu’nun Türkleşmesi ve islamlaşmasıdır. 1071 Malazgirt Savaşı akabinde Anadolu Müslüman Türkler tarafından fethedilerek bugüne kadar devam eden Türk devletleri zincirine sahne olmuştur. Bu devletler zincirinin en önemli halkalarını Büyük Selçuklu, Türkiye Selçukluları ve Osmanlı Devleti oluşturmakta olup, kurucuları 11. Yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzlardır. Bu şekilde Oğuzlar, dünya tarihinde büyük rol oynamış bir Türk kavmi olarak yer almışlardır.

Türkiye tarihinin yerli kaynaklarında adı ilk önce anılan Oğuz boyu, muhtemelen, Çepniler-dir. 1277 yılında “Çepni Türkleri” Trabzon Rum imparatoruna karşı denizde parlak bir zafer kazanarak o zamanlar Karadeniz’in en önemli ticaret limanı olan Slnop’un rakibinin eline geçmesine mani olmuşlardır. Bu mühim olaydan sonra Çepnller Karadeniz fatihleri arasında yer aldılar. Böylece onlar bir yandan Samsun yönünden, öbür yandan da Şebinkarahisar-Bay-burt yöresinden Karadeniz kıyılarına yapılan fetihlere katıldılar. On dördüncü yüzyılda Ordu yöresindeki Bayramlu beyliği, çok kuvvetli bir ihtimal ile, Çepniler tarafından kurulduğu gibi, Giresun-Kürtün ve Vakfıkebir arasındaki bölge de onlar tarafından fethedilmiştir

Karadeniz sahil şeridinde yukarıda izah edilen fetihleri gerçekleştiren Türkmenlerin ne kadar nüfusları olduğu konusunda fazla bir malumata sahip değiliz. Ancak 1348’den önce Canikli Nureddin Hamza’nın 7000 atlı ve daha fazla yaya askeri bulunduğu konusunda bilgiler mevcuttur. Yine Panaretos’a göre Çarşamba bölgesine hakim Taceddin’in 1386’da 12.000 adamı bulunmaktadır/ Clavijo’ya göre ise Emir oğulları Beylerinden Altamur(Erzamir)’un 1404’de 10.000 atlısı bulunmaktadır.

Giresun’u 1397’lerde fethetmiş olan Bayram Bey’in torunu ve Hacı Emir Bey’in oğlu Süleyman Bey’in başında bulunduğu beyliğin sonu hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir. Kesin olarak söylenebilecek bir şey varsa o da | bu beyler sayesinde Ordu bölgesine pek yoğun ! ve temiz bir Türk nüfusunun yerleşmiş olma- ; sidir. Trabzon Devleti yöneticileri Akkoyunlu-ların desteğiyle ayakta dururken, Bayramlu Beyliğinin yıkılması üzerine Giresun Kalesini geri almışlardır. Bu sebeple, Fatih “Trabzon” seferine çıktığında Görele, Tirebolu ve Giresun kaleleri büyük bir ihtimal ile imparatorun idaresinde idi.Buna karşılık Kürtün-Dereli-Giresun-Tirebolu-Eynesil arasındaki geniş kırlık kesim de Çepni beylerinin elinde bulunuyordu. Osmanlı kuvvetleri Trabzon Devleti topraklarına girince Çepni beyleri de Osmanlı fethine yardımcı olmuşlardır. Osmanlı Devleti de hepsini veya büyük bir kısmını zeamet ve tımar gibi dirlikler vererek hizmetine almıştır. On beşinci yüzyılla beraber yerleşik hayata geçtikleri görülen Çepniler’in hakim olduğu bölgelerde hiç bir Hıristiyan yerleşim birimi görülmemiştir.

Osmanlıların ilk defa Karadeniz’de, bilhassa Giresun önlerinde belirdiği hadise Panaretos’a göre Osmanlı azap ve sipahi gemileri tarafından 1368 yılı Temmuzunda Giresun adasına yapıldığı bildirilen akındır. Bundan sonraki dönemde Osmanlılar, daha önce Giresun’a kadar ki sahil kesiminde kurulmuş olan Türk beyliklerinin topraklarını ele geçirmek suretiyle Batı Karadeniz’de üstünlüklerini perçinle-mişlerdlr. II. Murat döneminde Trabzon üzerine taarruz maksadıyla gönderilen Osmanlı donanması fırtına yüzünden başarısızlığa uğramıştır.Bunu takiben 1456 senesinde vuku bulan bir hadise üzerine Osmanlılar Trabzon’a tekrar müdahale etmek zorunda kalmışlardır. Bu yıl içinde etrafına Türkmenleri toplamış olan Şeyh Cüneyt Trabzon Devleti topraklarına karşı bir akın düzenlemiş, Akçakale’yi almış, karşısına çıkan kuvvetleri bozguna uğrattıktan sonra da Trabzon önlerine kadar gelmiş, ancak şehri almayı başaramamıştır. Şehri alamayan Cüneyt çekilirken Osmanlılar devreye girmişlerdir. Rum Beylerbeyi Hızır Bey Osmanlı kuvvetleri ile Trabzon’a doğru akına çıkmıştır. Osmanlı kaynaklarından Aşıkpaşazade’ye göre bu akın Cüneyt’i Trabzon topraklarından çıkarmak için yapılmıştır.Osmanlıların bölgeye yaptıkları akınla beraber Trabzon Rum imparatoru Kalo Ioannes önce iki bin bilahare üç bin altınlık senevi bir vergi ile Osmanlı yüksek hakimiyetini tanımak zorunda kalmıştır.”

Bu gelişmeler üzerine Trabzon imparatoru kendisine güçlü bir müttefik arayışına girmiş ve Akkoyunluların desteğini almaya çalışmıştır. Bu şekilde karşılıklı menfaatler ve Trabzon Rum Devleti’nin kendisine Osmanlılara karşı müttefik bulma arayışının bir neticesi olarak yapılan evliliklerin sonuncusu Akkoyunlu Uzun Hasan ile Theodora arasında 1458 yılında yapılmış olup, bunun karşılığı olarak Uzun Hasan Trabzon Devleti’ni Osmanlılara karşı koruma garantisi vermişti.’2 Bu koruma garantisine ek olarak Uzun Hasan Doğu Anadolu’ya Osmanlıların daha fazla yaklaşmasına müsaade etmek niyetinde değildi. Bu meyanda Uzun Hasan’ın birlikleri 1460-61 yıllarında iki devlet arasındaki sınırı teşkil eden Koyulhisar’ı almıştır. Bunun üzerine Fatih’in kaleyi geri almak için gönderdiği Rumeli Beylerbeyi Hamza Bey başarısızlıkla geri çekilmek zorunda kalmıştı. Ebu Bekir Tahraniye göre Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Muhammet de 1460 yılında adı geçen bölgeye bir sefer yapmış, Melet kalesini kuşatarak civarında yağma ve tahripte bulunmuştu. Uzun Hasan bu faaliyetlerde bulunurken aynı anda Fatih’e Murat Bey’i elçi olarak gönderip Trabzon ile uğraşmamasını, bu bölgenin kendi nüfuz sahasında olduğunu bildirmişti.

Yukarıda izah edildiği gibi Anadolu’da var olan diğer küçük beyliklerin Candar oğulları ve Karamanoğullarının Trabzon’un istediği korumayı sağlamaları mümkün değildi. Bu küçük beylikler ancak daha büyük bir Osmanlı aleyhtarı ittifakın parçaları olabilirdi. Kalo ioan-nes’in kardeşi David’in bu niyetle Avrupa’da kendisine müttefikler bulmak için çaba sarf ettiği bilinmektedir. Bu babdan olmak üzere David Burgondia dukası Filip’e 1459’da bir mektup yazdığı bilinmektedir. David’in mektubunda kendisine müttefik olarak saydığı devletlerin en kuvvetlisi olarak Hasan Bey belirtilmektedir. Bu şekilde Sultan Mehmet’in Osmanlı tahtına geçmesinden sonra Trabzon imparatoru, Uzun Hasan’ı yanına alarak Osmanlı tehlikesine karşı Batı-Hıristiyan dünyası ile temasa geçmiştir.”1

Osmanlı Devleti tarafından dikkatle takip edilen bu gelişmeler, Fatih Sultan Mehmet’i acil tedbir almaya sevk etmiştir. Aksi takdirde Osmanlı aleyhtarı bir ittifakın gerçekleşmesi mümkün olabilirdi. Sultan Mehmet 1461 yılında sefere çıkarak Anadolu’nun Karadeniz kıyılarını tamamen Osmanlı hakimiyetine dahil etmişti. Sırasıyla Candaroğulları’nın elinde bulunan Kastamonu, Sinop ve son olarak da Trabzon fethedilmiştir. Esasen Fatih Sultan Mehmet Osmanlı tahtına geçtikten sonra bu yerleri almak fikrinde olduğunu beyan etmişti.’5 Bu tarihlerde Trabzon Rum Devleti’nin toprakları Giresun’dan başlayıp yaklaşık olarak Batum civarına kadar uzanan Karadeniz kıyılarını kapsamakla beraber, bu topraklar dahilinde yaşayan külliyetli miktarda Türk nüfusunun bulunduğu ve Türk kültürünün bir çok alanda etkisini hissettirdiği bir gerçektir.’6 Kıyının hemen gerisindeki bölgelerde ve yaylalarda Çepni Türkleri yaşamaktaydı. Zigana dağlarının güneyindeki dağlık alanlarda bir kısım yerli Hıristiyan beyleri yarı bağımsız olarak yol kesmek ve adam soymak gibi faaliyetlerle hayatiyetlerini devam ettiriyorlardı.’7 Fatih 1461 yılındaki Trabzon seferinde özellikle Koyulhisar’ı alıp’8 Erzincan yakınlarına geldiğinde Erzincan ovasına bir günlük yürüyüş mesafesinden daha yakın bir mevkideki Yassı-çemen adındaki yaylada kamp kurdu. Osmanlı ordusu burada iken Uzun Hasan Trabzon’a olan ilgisi münasebeti ile annesi Sare Hatunu bazı itimat ettiği adamları ile beraber Fatih’e gönderdi. Gelen heyet gece Osmanlı kampına ulaştığında önce Mahmut Paşa ile görüştüler. Heyet, Mahmut Paşadan ara bulucu olmasını istedi. Aynı gece Mahmut Paşa Fatih’e haber göndererek Uzun Hasan’ın elçileri vasıtası ile af dilediğini beyan etti. Sultan Uzun Hasan’ı affetti ancak “Mademki Uzun Hasan benim hizmetime gelmeyip gaza sevabından mahrum kaldı o zaman annesi ve adamları ordu ile beraber kalacaklar'”9 diyerek Uzun Hasan’ın Trabzon lehine yapmak istediği hareketi engellemiş oldu.

Fatih bu mevkiden itibaren Trabzon’a üzerine doğru yürürken bilinen yolları takip etmeyip, Kelkit civarına geldiğinde ordusunu ikiye ayırmış, kendisi doğudan veziri Mahmut Paşa da batıdan Trabzon’u muhasara etmek için geçit vermez dağları aşmak suretiyle Trabzon’a varmış ve Osmanlı ordusunun böyle bir güzergahı izleyemeyeceği tahmininde bulunan Trabzon imparatorunu gafil avlayıp şehri almaya muvaffak olmuştur. Fatih’in ordusuna hiç de kolay olmayan bu yolları seçmesini bu bölgedeki yaylalarda yerleşik olan Çepni Türkmenlerinden gerektiğinde kılavuz olarak yararlanmak istemesine bağlayabiliriz. Trabzon’a batıdan ulaşmaya çalışan ve Fatih’e göre daha zor bir yolu tercih eden Mahmut Paşanın da Çepni kılavuzları kullanmış olması mümkün görünmektedir.

Fatih ve Mahmut Paşanın takip ettikleri yollarda kendilerine eşlik etmiş olan iki görgü şahidinin eserlerine sahip bulunmaktayız. Bunlardan birincisi Mahmut Paşaya eşlik etmiş olan Divan Katibi Tursun Bey’2,dir.

Tursun Bey eserinde Bayburt taraflarından Trabzon’a kadar geçilen yolları şu şekilde anlatmaktadır. “Vaktâ ki sipâh-ı zafer-penâh Bayburt yolından, kûh-ı fekel-şükûh Barkar-ı pür-kardan urûc ve hübût vâki’ olup serhadd-i Tırabzon’a karib varıldı; Mahmut Paşaya asker-i muzaffer-i nusrat-rehber nâm-zed idüp, reh-i meysereden Tırabzon üzerine ılgar ittürdü; şol ‘ kasda ki, tekûr-ı mağrûr nüzûl-i azâbdan vukuf bulup tedârük-i firâr itmedin hisârda muhâsara idiler. Ve kendü, kapusı ile, Anatolı çerisi ile, “ke’t-tavdiTazim” taraf-ı meymeneden yöridi. Ve murâd-ı pâdişâh üzre, tedbîr takdîre muvafık oIdı; ya’ni, çün himmet-i pâdişâh-ı sâhib-kırân-ı zamân hâl-i Mahmut Paşaya yoldaş oldı, ol yoldan -ki kuş uçmağ ile varılması mümteni’ görüldi- kesret-i esbâb vâsıtası ile, kazmacılar ve baltacılar aça aça, ve tâyife-i voynık, tulû’-ı subh-ı sâdıktan tâ beyne’s-salâteyn, tağ depesinden dibine hezâr zahmet ü ta’ab ile inildi. Sefâyin-i nusrat-hazâyin höd mukaddemâ gelüp muhâsara itmiş idi; ammâ, küffâr-ı bed-kirdâr bu sebeb-den ki pâdişâhun ol memlekete varmasın mümteni’âttan add eder idi, her gün muhâsara iden ehl-i keştî ile darb u harb itmeği lu’b u lehv idinüb kal’ada gâfil oturur idi. Nâgâh, hamâ- i him-i huyül-i sipâh-ı zafer penâh cemâcim-i ^

kûhsârdan ki sem’-i küffâra yitişti ve ılgar çarhacısı irişti; mecâl-i firâr bulmayup, kapusın yapup, baş kayusın görmeğe başladı.”12

Diğer görgü şahidinin eseri sefer sırasında Osmanlı ordusunda bulunan bir yabancının hatıraları oluşturmaktadır. Osmanlı ordusunda tahminlere göre yeniçerilere hizmet veren bir mevkide olan Konstantin Mihailoviç hatıratında Fatih’in izlediği yolda karşılaştığı güçlükler hakkında tafsilatlı bilgiler vermektedir. Mihailoviç eserinde Trabzon Seferini anlattığı kısma “Sultan Mehmet deniz kenarında bulunan Trabzon imparatoruna karşı nasıl yürüdü” şeklinde başlamakta ve şöyle devam etmektedir.

“Trabzon, Sinop gibi Kara deniz sahilinde yer almaktadır. Trabzon toprakları büyük ve dağlıktır. Her tarafından putperestler ve Tatar olan Büyük Han, Uzun Hasan ve Canik Beyi tarafından sarılmıştır. Bu Tatar beyleri, Sultan Mehmet ve onun dinindense, Trabzon imparatorunu komşu olarak tercih etmişlerdir. Bu nedenle Trabzon’a doğru yürürken bu Tatarlar ve Rumlardan sıkıntı çektik. Çünkü, Trabzon’un yukarı kesimlerinde Büyük Han’ın topraklarına yakın olarak büyük ve nüfuslu bir Rum ülkesi yer almaktadır. Bu topraklarda aralarında büyük bir anlayış bulunan bir kral ve prens bulunmaktadır. Putperestler bunlara bir şey yapmaya muktedir olamadıklarından onları rahat bırakmak zorundadırlar. Putperestlerin dilinde bu topraklara Gürcistan ismi verilmektedir. Bu isim bizim dilimizde revaçta olan kuvvet manasına, başka bir anlamda da fildişi demektir. Bu topraklar da Trabzon imparatoruna bağlıdır. Ve biz büyük bir gayret ve kuvvetle Trabzon’a doğru yürüdük. Sadece ordu değil Sultanın kendisi de aynı güçlüğe katlandı. Bunun birinci sebebi mesafe, ikincisi çevredeki insanların orduyu çeşitli şekillerde rahatsız etmeleri, üçüncüsü açlık, dördüncüsü de dağların büyük ve yüksek olması idi. Bunun yanı sıra oldukça yağışlı ve bataklık yerlerdi. Ve buralarda yağmur her gün yağar. Bu nedenle yol atların bellerine kadar çıkan çamurla kaplanmıştı.

Biz bu şekilde Trabzon bölgesinde bir dağa ulaştık. Bu dağdan aşağıya inen yol oldukça bozulmuş ve düşen ağaçlar tarafından kapatılmıştı. Sultanın kendisine ait yüz adet arabası vardı. Yol şartlarının kötülüğünden ve çamurdan dolayı Sultanın arabaları çamura saplandı ve bunların yüzünden ordu hareket edemez hale geldi. Sultan emir vererek bu arabaları kestirtti ve yaktırdı. Bunları çeken atları kim istediyse verdi. Bu arabaların yüklerini develere yükledi. Sultan daha önceden bölge hakkında elde ettiği bilgiler çerçevesinde yol şartlarının kötü olabileceğini tahmin etmiş ve kendisi ile beraber sekiz yüz deve getirtmişti. Ve bu mevkiden Sultan develerle beraber dağdan dağa yürüdü. Ve bir yere gelindiğinde hazineleri taşıyan develerden bir tanesi yoldan aşağıya üzerindeki sandıkla beraber yuvarlandı. Sandık parçalara ayrılırken içerisinde altmış bin altının bulunduğu para keseleri de parçalandı. Ancak yeniçeriler hemen hadise mahalline gelerek kılıçlarını çekmiş vaziyette altınları muhafaza altına alıp kimsenin almasına müsaade etmediler. Hazinenin sahibi olan Sultan gelene kadar o şekilde beklediler. Bu hadise yüzünden bütün ordu durmak zorunda kaldı. Çünkü o anda başka bir yol olmadığı gibi çok şiddetli bir yağmur yağıyordu. Bu dakikada Sultan gelerek ordunun durma sebebini sordu. Sultana hadise anlatıldı. O da hemen herkese alabildiği altını almasına müsaade etti ve ordu ilerlemeye başladı. O anda hadise mahallinde olanlar çok şanslı idiler. Bazıları bu hadiseden faydalandılar. Ben de orada idim ancak geç kalmıştım. Altınlar çoktan sahiplerini bulmuş geriye siyah toprak kalmıştı. Her kim fırsatını buldu ise çamur ve otlarla beraber altınları almıştı. Gerektiğinde birbirlerinin ellerinden bile almışlardı. Bu şekilde dağdan aşağıya inmeden önce birçok dertlere maruz kaldık. Toprak sanki lapa gibi yapışkandı. Yeniçeriler, Sultanı kollarına alarak aşağıya ovaya kadar taşımak zorunda kaldılar. Hazineleri taşıyan develer ise dağda kaldı bunun üzerine Sultan Mehmet yeniçerilere rica edip develeri aşağıya indirmeleri için çaba sarf etmelerini söyledi. Bu şekilde biz büyük bir gayret sarf ederek tekrar dağa tırmandık. Bütün gece develerle uğraşarak onları aşağıya indirmeyi başardık. O gün Sultan orada istirahat etti. Yeniçerilere aralarında paylaşmaları için elli bin altın verdi. Buna ek olarak yeniçerilerin maaşlarını artırdı. Bundan önce dört gün için bir altın alanlara bundan böyle iki gün için bir altın verdi. Bu şüphe götürmeyen bir gerçek olarak bugün de böyledir. Çünkü Sultan her neyi kanun olarak vaz ederse bu sonuna kadar değişmeden kalır.23 Büyük ihtimalle bu ve buna benzer güçlüklerle yoluna devam eden Osmanlı ordusu ve Sultanın durumu Uzun Hasan’ın Osmanlı ordusu ile birlikte bulunan annesi Sare Hatun’a Trabzon lehinde Fatih’ten dilekte bulunmasına fırsat verdi. ” Hay oğul! Bir Durabuzun çün bunca bunca zahmatlar çekmek nedür” ve kale civarına gelindiğinde “Bu benim gelinime taal-lüktür. Bunu bana bağışla oğul” demiş Fatih ise buna karşılık “Ana I Bu zahmatlar Durabuzun içün değüldür. Bu zahmatlar Din-i islam yolmadır. Kim ahrette Allah hazretine varıcak hacil olmayavuz deyüdür. Zira kim bizim elümüzde islam kılıcı vardur. Ve eğer biz bu zahmatı ihtiyar etmesevüz bize gazi demek yalan olur.”24 sözleriyle cevaplamıştır.

Mihailoviç şu şekilde devam etmektedir. “Sultan buradan iki bin atlıyı Trabzon’a doğru gönderdi. Bunlar Trabzon önlerinde yenilgiye uğratılıp öldürüldüler. Sultanın kendisi bütün azameti ile Trabzon’a varana kadar onlardan bir haber almaya muktedir olamadık. Trabzon’a vardığımızda gidenlerin ölü vücutlarını gördük. Sonra Sultan Trabzon’u kuşattı. Aynı zamanda Sultanın büyüklü küçüklü yüz elliye varan gemileri Kara Deniz’den gelip büyük silahlarla denizden Trabzon’u kuşattılar. Sultan altı hafta boyunca büyük zayiata katlanıp şehri almaya muvaffak oldu. Trabzon imparatoru Sultan’a teslim olmak zorunda kaldı. Sultan onu Edirne’ye gönderip bütün Trabzon topraklarını ele geçirdi. Ve Sultan denizde birçok gemiye ve karada büyük bir orduya sahip olarak yukarıda açıkladığımız Rum topraklarındaki kral ve prense karşı yürümek istedi. Ancak bunların arasının çok iyi olduğunu işittiğinden onları bıraktı ve Edirne’ye geri döndü.

Osmanlı kaynaklarının aksine Mihailoviç, Osmanlı ordusu dağları indikten sonra Sultanın Trabzon’a iki bin kişilik bir öncü kuvveti gönderdiğini ve bu kuvvetin hepsinin kale önünde meydana gelen çarpışmada öldürüldüğünü beyan etmektedir. Yine Osmanlı kaynaklarının şehrin kuşatmadan sonra çarpışma olmaksızın hemen teslim olduğu şeklindeki açıklamalarına karşılık, Mihailoviç Sultanın şehri büyük kayıplara uğrama pahasına altı hafta müddetle kuşattığını bildirmektedir. Osmanlı kaynaklarından Aşıkpaşazade’ye göre seferin başlangıcında yüz gemiden oluşan Osmanlı donanması Mahmut Paşa tarafından hazırlanarak Sinop’a gönderilmişti. Tursun Bey’de seferde Osmanlı donanmasının bulunduğunu hatta Osmanlı ordusu şehir önlerine gelmeden evvel donanmanın kuşatmayı başlatmış olup, kaledekiler ile savaşıldığını bildirmekte ancak donanma mevcudu hakkında bilgi vermemektedir.Buna ek olarak diğer bir tarihçi Kritovulos’a göre Osmanlı donanması üç yüz gemiden müretteb olup, bunların içinde top taşıyan gemilerde vardı. Bu donanma Gelibolu Sancağı Beyi Kasım ve Kaptan-ı Derya Yakup Bey komutaları altında bulunmakta İdi. Yine Kritovulos’a göre Osmanlı ordusu şehri yirmi sekiz gün müddetle kuşatmış ve kuşatma sırasında kaledekiler kuşatanlara karşı çıkış hareketlerinde bulunmuşlardır. Mahmut Paşa Sultandan bir gün önce şehir önüne ulaşmış Katabolenuz adlı bir zatın Tomas adlı oğlunu elçi olarak imparatoru teslim olmaya İkna etmesi için gönderip, teslim olduğu takdirde kendisine büyük toprak parçaları ve yeterli gelir temin edileceğini bildirmiştir. Kritovulos’a göre Trabzon’u imparatordan Mahmut Paşa teslim almıştır.

Trabzon’un fethi hadisesini eserlerinde zikreden Osmanlı tarihçileri fethin hangi ay ve günde yapıldığı konusunda bilgi vermemektedirler. Trabzon seferinde büyük ihtimalle Mahmut Paşanın maiyetinde bulunan Tursun Bey, fethin H. 865/1461 yılında gerçekleştiğini bildirmekte ancak gün ve ay vermemektedir. Yine fetihten bahseden diğer Osmanlı kaynaklarından Aşıkpaşazade, Neşri ve Oruç Bey’de 865/1461 yılını vermekte fakat gün ve ay konusunda tafsilat vermemektedirler.Bizans tarihçilerinden Dukas ve Sphrantzes’de fetih tarihini 1461 olarak göstermektedirler.Trabzon seferi sırasında Osmanlı ordusunun izlediği güzergah hakkında tafsilatlı bilgileri Anthony Bryer’ın çalışmasından faydalanarak şu şekilde izah etmek mümkün görünmektedir. Fatih Sultan Mehmet 23 Mart 1461’de Edirne’den hareket etmiş ve Gelibolu yoluyla Mudanya’ya geçmiştir. 21 Nisan 1461’de Bursa’ya ulaşmış, 12-21 Mayıs’ta Ankara’ya ulaşmıştır. Kasım Bey donanma İle Trabzon’a 13 Temmuz 1461’de gelip kuşatmayı başlatmış, Fatih’ten bir gün önce Mahmut Paşa 14 Ağustos’ta Trabzon önlerine varmış, Fatih’te 15 Ağustos’ta geldikten sonra şehir aynı gün Osmanlılara teslim olmuştur.3‘ Fahrettin Kırzıoğlu da çeşitli kaynaklara dayanarak fetih gününü 15 Ağustos olarak zikretmektedir.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı İse fetih tarihini 26 Ekim 1461 olarak göstermektedir. Uzunçarşılı W. Miller’i kaynak gösterip verdiği tarihe gerekçe olarak Trabzon’un sükutunu Macaristan’daki Venedik elçisine bildiren bir Venedik vesikasının 26 Ekim 1461 taşımasından hareket ederek vermektedir.33 Yakın zamanda Trabzon tarihine ait mühim bir çalışma ortaya koyan Hanefi Bostan’da Bryer ve Winfield’ın Osmanlı ordusunun takip ettiği güzergah ve takvime ait verdikleri bilgileri destekleyerek fetih tarihi olarak 15 Ağustos 1461’i vermiştir.

 

Beğen  2
Yazar