Trabzon’da Edebiyat

Trabzon’da Edebiyat

Trabzon’da Edebiyat

M.Ö. 2000 yıllarına varan Trabzon tarihinde, 26.10.1461 ayrı bir önem taşımakta bizler için. Çünkü bu tarih, Trabzon’un Osmanlı Türk padişahı Fâtih sultan Mehmet tarafından fethedildiği tarihtir. Bu bakımdan bizler de, 1461’den bu yana Trabzon’daki edebiyat ve edebiyatçılar üzerinde belli ölçülerde durmayı amaçladık. Geniş anlamda bir çalışma için ciltlere ihtiyaç duyulacağı bir gerçek.

Şehzade sancağı Trabzon, bir kültür ve sanat şehri olma özelliğini bugüne değin sürdüre gelmiş ender şehirlerimizden, istanbul dışındaki sayılı kültür merkezlerimizden birisidir. Böylesine yoğun bir kültür ve sanat hayatının yaşandığı Trabzon’u anlatmak elbette kolay değildir. Bizler bir çeşni sunabilmeyi düşündük sadece…

Divan Edebiyatı

Hamurunda, mayasında sanat, kültür, edebiyat, şiir bulunan bir kenttir Trabzon. 1461’de onu fetheden Fatih Sultan Mehmet (1432-1481) imparatorluğun en ünlü padişahı olması yanında, en ünlü şairlerinden biridir de. AVNİ mahlasını kullanan şair Fatih, bir divan meydana getirecek kadar şiirler yazmış, herkesin hafızasına yerleşen ölümsüz beyitlerin sahibi olmuştur. Kısacası Trabzon onun bu şairlik ruhuyla da beslenmiş ve bu ruh giderek daha bir zenginleşip günümüze değin süregelmiştir.

Onun düşünce, kültür, tasavvuf, felsefe ve estetik ışıkları saçan şiirleri, kudretli bir hükümdar şahsiyeti ile güçlü bir sanatkarlık ve şairlik kimliğini bütünleştirerek bizim devlet anlayışımızın hangi temeller üzerinde yükseldiği hususunu da ortaya koyan belgeler durumundadır.

Şiir ve inşadan maksadın, marifet satmak olmadığını söyleyen şair AVNİ, bu düşüncelerini şöyle döküyor mısralarına:

Âhiret kesbeylemektir dâr-ı dünyâdan garaz Yoksa ey zâhid nedir bildin mi ukbâdan garaz

Yârsız cennet dahi olsa bana zindan olur iyi bil dîdârdır Firdevs-i â’lâdan garaz

Mâl u mülkü terk edip gitsem gerektir âkıbet Pes nedir dünyâ için ey hâce dünyâdan garaz

Her ne kim görsen taalluk bağlama kılma karar İbret almaktır dilâ seyr ü temâşâdan garaz

Bu gönül eğlencesidir Avniyâ çün âkıbet Ma’rifet satmak değildir şi’r ü inşâdan garaz

Kendisiyle boy ölçüşmeye kalkışan Karaman Beyine de şu cinaslı beyitle karşılık verir:

 

Bizimle saltanat lâfın edermiş ol Karâmânî Hüdâ fırsat verirse ger kara yere karam anı

Trabzon’da 23 yıl valilik yapan Yavuz Sultan Selim (1470-1520) de SELİMİ mahlasıyla şiirler yazmıştır. Farsça’yı çok iyi bilen şair, bu dilde bir divan tertip edecek sayıda şiir kaleme almıştır.

Bunun yanında Türkçe şiirleri içerisinde hafızalardan silinmeyen şu mısraları ölümsüzleşmiştir:

Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsün etti felek Ciryemi kıldı füzûn eşkimi hûn etti felek Şîrier pençe-i kahrımda olurken ierzân Beni bir gözleri ahuya zebûn etti felek

Yine onun çok ünlü olan diğer bir beyti de şöyledir:

Ben yatam lâyık mı karşımda ol ayakta dura Serv-kaddim dîn ben öldükte namazım kılmasın

O, milletin ayrılığa düşmesinin kendisini kabirde bile rahatsız edeceğini, bu bakımdan birlik, beraberlik içerisinde bulunmanın çok önemli olduğunu şu mısralarda dile getirirken âdeta günümüze seslenmekte, bizleri uyarmaktadır:

Milletimde ihtilâf u tefrika endîşesi Küşe-i kabrimde hattâ bî-karar eyler beni ittihâd oldu hücüm-ı hasmı def’a çâremüz ittihâd etmezse millet dâğdâr eyler beni

Böylece Yavuz Sultan Selim’in şairlik ruhu da Trabzon’daki sanat hamurunun oluşmasında etkili olmuş, temele konulan sağlam harcın yoğrulmasında çimento görevini görmüştür.

Sultanlar şehri, şehzâdeler şehri Trabzon’un kucak açtığı, sinesinden çıkardığı, Osmanlı imparator-luğu’nun en geniş topraklara sahip olduğu dönemin padişahı Kanunî Sultan Süleyman da 27 nisan 1485’te Trabzon’da dünyaya geldi, ilköğrenimini Trabzon’da tamamlayan, 15 yaşına kadar bu sanat kokan şehirde yaşayan Kanunî, “MUHİBBİ”, az da olsa “Muhîb” mahlasıyla şiirler yazmış ve büyük bir divan sahibi olmuştur. Kısacası O, şairlik ruhunu Trabzon’un havasında teneffüs etmiş, o geniş muhayyileyi, sanat gücünü bu topraklarda kazanmıştır.

Özellikle ilk beyti bir nevi atasözü durumuna gelen ve dillerden düşmeyen şu gazeli, divanının müstesna şiirlerinden biridir:

Halk içinde müteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat dedikleri ancak cihan gavgasıdır Olmaya baht u saadet dünyada vahdet gibi

Koy bu lyş u işreti çün kim fenâdur âkıbet Yâr-i bâki isterisen olmaya taât gibi

Olsa kumlar sagısınca ömrüne hadd u aded Gelmeye bu şîşei çarh içre bir saât gibi

Cer huzûr etmek dilersen ey Muhibbî fariğ ol Olmaya vahdet cihanda kûşe-i uzlet gibi

Yine O’nun şu mısraları divan şiirinin ölümsüz beyitleri arasına girmiştir:

Sûre-i ve’l-leyl okurdum dün namaz-ı şâmda Zülfün andım dilberün nitdüm ne kıldım bilmedim

Kadd-i yâri kimi halkın serv okur kimi elif

Cümlenin maksûdu bir amma rivayet muhtelif

O’nda cihân padişahı olmanın gurur ve kibri yoktur:

Ol irem bağı gülünün yine biz bülbülüyüz

Zahiren padişahız ma’nide amma kuluyuz

Muhibbî tevâzuu elden bırakmamış, Hakk’ın kulu ve zâhiren padişah olduğunu unutmamıştır:

Zahiren baksan egerçi berr ü bahrin şahıyım

Bir ulu dergâhun amma ben gubâr-ı râhıyım

O’na göre cihâna aldanıp gururlanmaya değmez, dünyada padişahlık bir anlık bir uykuya ve rü’yâya benzer:

Mağrür olup cihâna olma Muhibbî gafil

Dünyâda padişahlık bir lahza hâba benzer

Gerçekten O, cihân sultanı olması yanında şiir sahasının da sultanı olabilmiştir:

Ey Muhibbî olmasak biz Hüsrev-i milk-i sühân

Böyle rağbet etmez idi defter ü dîvânımız

Osmanlı imparatorluğunun bu üç zirve padişahından sonra 16. yüzyıl Divân şiirine damgasını vuran Trabzonlu bir diğer ünlü şair FİGANI (1505?-1532)’dir. Trabzonlu şairler dizisinin başında yer alan Figânî’nin asıl adı Ramazan’dır. Tahminen 27-28 yaşlarında ölen Figânî’nin bu kadarcık kısa bir ömre, bunca başarıyı sığdırması, ondaki kabiliyetin ispatıdır. Kimbilir, daha uzun yaşayabilseydi, belki de Fuzûlîlerin, Bâkîlerin üstünde yer alabilecekti.

O’nun şiire yönelmesinde, bilimin sıkı kurallarından kurtulup, şiirin hür yapısına sığınmasının etkisi olmuştur. Şiir onun için bir rahatlamadır, bir dinlenmedir aynı zamanda. Zaten bu yüzden olsa gerek şiire çok erken başlamıştır. Bundan da onun Trabzon’da iken şiire başladığını anlayabiliyoruz.

Figânî’yi üne kavuşturan, onun adını duyuran, hakkında konuşulmasını sağlayan en önemli eserlerinden birisi, şehzâdelerin sünnet düğünü için yazdığı “Sûriyye”sidir. Bunun yanında divanı vardır. Ancak bir divanda bulunması gereken türden şiirleri bulunmadığı için, buna, “Divançe” demek daha uygun olsa gerek.

Figânî’nin kısa sürede ve genç yaşta büyük üne kavuşması, bir bakıma onun zararına olmuştu. Çünkü onu kıskananlar çoğalmış ve sadrazamla padişahın nazarında yükselmemesi için fırsat kollamaya başlamışlardı. Nitekim bu fırsatçılar sonunda gâyeler-ine ulaştılar. Aslında Figânî’ye ait olmayan bir beyti onunmuş gibi göstererek ölümüne sebep oldular:

Dü ibrahim âmed be-rû-yi cihân Yegi büt şiken şod diğer büt nişân

(Yeryüzüne iki ibrahim geldi. Birisi putları kıran, diğeri de put diken)

Oysa Figânî, ibrahim Paşa’ya her zaman saygılı davranmış, ona kasideler sunmuştur. Böylesi yetenekli bir şairin çok genç yaşta böylesi bir ölümle hayatını noktalaması belki onu daha bir ölümsüzleştirdi. O, kıskançlığın çekememezliğin kurbanı oldu. Hem de iki kasîde sunduğu, övgüler yağdırdığı bir kimse tarafından. Kader…

Çıkar uğruna kimseye minnet edilmemesi gerektiğini söylerken, toplumdaki bu tür insanların varlığından yakınır:

Dostum başım ererdi âsuman-ı devlete Âsitânın itlerine âşinâ olsam eger

Fahrî, Müderris Yahya, Sırrî, Tâbî, Haydar ve Âri-fî’yi 16. yüzyılın Trabzonlu diğer şairleri olarak sayabiliriz.

Tıflî, Nazmî, İlmî, Sâlim ise 17. yüzyılın Trabzonlu şairleri olarak karşımıza çıkıyor.

Hâmid, Murâdî, Ahmet Şâkir Paşa 18. yüzyılın Trabzonlu şairlerinden.

Nâbî ekolünün etkisinde kalan AHMET ŞÂKİR PÂŞA (?-1234/1818-19)’nın Trabzonlu olduğunda bütün kaynaklar hem-fikirdir. Hem devlet adamı hem de bilgin ve şairdir. Elimizde matbu bir divanı varsa da bu, alışageldiğimiz türde tertib edilmemiştir. Onun divanı “Ravza-i Verd” ve “Tertîb-i Nefis” adlı bölümlerden oluşmakta, tamamıyla dînî konuları içermektedir. Ancak Fatin tezkiresinde din dışı bir konuyu ele alan “neme lâzım” redifli gazeli yer almaktadır.

Hayret-zedeyim aşk ile haddim neme lâzım Câm-ı Cem-i feyzim ki benim Cem neme lâzım

Cülzâr-ı emelde niçe bin şeyle dûçârım Subh-ı kerem ü minnet-i şebnem neme lâzım

Tîğ-i sitem-i bahr ile sad-pâre iken dil Dâğ-ı emel-i sîneye merhem neme lâzım

Elde kalem-i munis ü gam-hâr dururken Esrâr-ı dil-i zarıma mahrem neme lâzım

%-toAzo*,2006 1205

Ey dîde-i hun-âbe-i şâkir ne bu girye Tâ şîr-i nigâr eylemeyen gam neme lâzım

19. yüzyılda Trabzonlu divan şairlerinin sayısı daha bir çoğalıyor. Rızâ, Tâlib, Avni, yüzyılın başlarındaki isimlerden.

1823 yılında Trabzon’da doğan ve yine 1874 yılında Trabzon’da ölen FEHMÎ Yenicuma Mezarlığına defnedilmiştir. Trabzon’u anlatan gazelinde şöyle der:

Anılsın şehrimiz ki şâd u handân olduğum yerdir Ferâmuş olsun ol gurbet ki nâlân olduğum yerdir

Anılsın nâm-ı evvel üzre ol Hurşîd-âbâd ki Hezâran şevk ile mesrur u şâdân olduğum yerdir

Anılsın sâniyen nâm~ı diğerle ol Trabzon kim Safâ-yı ayş ile sermest ü hayran olduğum yerdir

Anılsın her taraf seyren-gehi ol rûh-efzâsı Varup ahbâb ile dâim gazel-hân olduğum yerdir

Anılsın ol kenâr-ı cûylar hem nâm~ı zemzemle Akarsular gibi seyre şitâban olduğum yerdir

Anılsın ol Âhî Evren Dede dergâh-ı vâlâsı Garîk-i lutf u ihsân-ı firâvan olduğum yerdir

Anılsın hâsılı her bir mahall-i cennet-âsâsı Ki Fehmî rûz u şeb üftân u hîzân olduğum yerdir

Vasfî, Mehmed Behçet (ismail Safa’nın babası) di ğer önemli isimler olarak karşımıza çıkıyor. Ünlü Trabzon Tarihi isimli eserin yazarı Şâkir Şevket (1847-1878) ise aynı zamanda Şevket-nâme-i Osmânî adlı eserin de sahibidir.

Hamsi üzerine yazdığı gazeliyle ünlenen MEHMED ZÎVER (1821-1880)’in bu gazelinden bazı beyitler aktaralım:

N’ola hamsi bulsa şöhret günde bin kurbanı var Kanı var hem canı var mercan gibi çeşmânı var

Kahraman dense Trabzon halkına el-hak sezâ En zaîfin bir sepet hamsi için bin kanı var

Bir fakirin ger iki küp hamsisi medfûn ise Şüphe yok Kârun’dan a’lâ servet ü sâmânı var

Bilmeyen der ya cemeldir ya Trabzon tanrısı Hamsinin ol rütbe Zîver i’tilâ-yı şânı var

Bu yüzyılın diğer bir önemli ismi de EMİN HİLMÎ EFENDİ (1831-1884)’dir. Divanındaki 152 tarih manzumesinin 85 tanesi ve 10 kasidesi Trabzon’la ilgilidir. Kısacası onun divanı Trabzon’un bu dönem tarihi hakkında araştırma yapanların müracaat etmeleri gereken en önemli kaynaktır. 0, ilk Osmanlı Mebusan Meclisinde Trabzon mebusu olması gibi önemli bir görevin yanı sıra, Trabzon için önemli bir şair ve Trabzon tarihi için önemli manzumeleri ve yazıları olan bir yazardır da. Buna örnek olarak “Trabzon” redifli gazelini verebiliriz.

2061 tbıa&zoıv 2006

Aklım alalı ey gül-i ra’nâ-yı Trabzon Oldum ne acep bülbül-i şeydâ-yı Trabzon

Aşüfteliğim atma beyâbâna gamınla Derler bana Mecnûn sana Leylâ-yı Trabzon

O çeşm-i harâmî-sıfatın havf olunur kim Cünd-i müjesi eyleye yağma-yı Trabzon

Verdi bana bir yâre ki şimşîr-i nigâhın Kâr etmeye her nev’-i müdârâ-yı Trabzon

Hengâm-ı muallâlarına hayr-ı dürûdum Olsun bu kasideyle hedâyâ-yı Trabzon

Sıhhat ile bu beldede ikisi de yâ Rab Dâim ola bir vefk-ı temennâ-yı Trabzon

Hafız Zühdî (1812-1875) bu yüzyılın diğer bir önemli ismi. Birçok tarih manzumesi yanında Hamsi Destânı ile de ünlüdür:

Dinle ey birâder bu dâstânı Anla nedir hamsi olan mübârek On dört türlü taamını yaparlar Şimdi olur sana âyân mübârek

dörtlüğü ile başlayan destânında, hamsiden on dört tür yemek yapıldığını söyleyerek, her yemeği bir dörtlükte anlatır. Bu dörtlüklerin ardından şöyle der:

İşte tamam oldu hamsi taamı Yiyenler beylere vermez selâmı Gel, tuzlu suyuna dinle kelâmı Hekim nedir, işte Lokman mübârek

Fennî, Gurbetî, Saffet Paşa, Rıza, Avni, Âkif (1837-1898), Ahmet Vefâ (1868-1901) yüzyılın diğer isimleri.

Yine bu yüzyılın şairlerinden Mehmed Behçed’in oğlu ve Peyâmî Safa’nın babası İSMAİL SAFA (1867-1901) önde gelen isimlerdendir. 10’u aşkın eserin sahibi olan ve Tanzimatla Servet-i Fünûn dönemini yaşayan şairi, divan şiirinden çok bu dönem edebiyatçıları arasında saymalıyız.

Saniye Hanım (1834-1902) Trabzonlu kadın şairlerin en önemli isimlerinden birisidir. Aruzla yazılmış şiirleri yanında heceyle yazılmış şiirleri de vardır. Trabzon’dan ayrı kaldığı dönemlerde Trabzon’a olan özlemini dile getiren gazelinde şöyle der:

Her gören hâl-i perîşânımı ağlar şimdi Dest-i firkatle felek bağrımı dağlar şimdi

Ben heman kûşe-i vahdette emsim gamdır Eşk-i dîdemde Değirmendere çağlar şimdi

Bir zaman tûtîgibi bülbülü idim dehrin Gülşen-i dilde yuva eyledi zağlar şimdi

Bürüdü derd ü elem tuttu girîbânımdan Çâr etrafımı gam leşkeri bağlar şimdi

Hurşîd-âbâd gibi bir vatanı terk etmiş Derd-mend Sâniye’nin vatanı dağlar şimdi

(Hurşîd-âbâd: güneş şehri anlamında Trabzon’un eski adıdır)

Yüzyılın bir diğer şairi, divan sahibi de olan OSMAN ÂGAH PAŞA (1831-1905)’dır. Dönemin bir diğer ünlü ismi Emin Hilmi Efendi tarafından şerh edilen “pâresiz” redifli kasidesi ünlüdür:

Neş’e-bahş olmaz dile câm-ı musaffa paresiz Def’-i gam etmekliğe yok çâre asla paresiz

illet-i sevdâ-yı sîm u zerle olduk pek zebûn Yok mudur hiçbir ilâç eyler etibbâ paresiz

Pârelensek yok veren bâd-ı hevâ bir pâre nan Neylesün ehl-i şikem kaldıkça âyâ paresiz

Kırmasun seng-i kaza mir’ât-i ikbâlin hele Gösterir hep kendini yâr u ehibbâ paresiz

Ez-kaza bir zalimin mağduru olsak derde bak Eylemez hükkâmı asrın fasl-ı da’vâ pâresiz

Masraf ister kabre dek hattâ kişi ba’de’l-memât Olmuyor mahmil-keş-i tabut-ı mevtâ paresiz

Âlet-i tahsil-i dînârdır elinde subhası Sanma devrânın çeker sofisi esmâ pâresiz

Bir hayâl-i hâb ile olsun bulurduk tesliyet Şeyh efendi eylese ta’bîr-i rü’yâ paresiz

Tek değilsin korkma Agâh yoklasan gerçi çıkar Asrımızda ekseri a’lâ vü ednâ paresiz

Çizmecizâde Hoca Hüsnü Efendi (1840-1909) diğer bir ismidir bu yüzyılın. Divan sahibi olan şairin başka eserleri de vardır. Şair Zîver Efendi’nin Hamsi gazeline yazdığı nazireden birkaç beyit:

Hamsiyi zannetme istanbullu ez-can istemez Belki başka belde mahsulünde rüchân istemez

ister ancak gözleri mercân gibi hamsileri Bahrden halk-ı Trabzon dürr ü mercan istemez

Mısır unuyla çünkü hamsiden olur a’lâ pide Ekleden artık yanında başkaca nan istemez

Trabzonda doğan ve kadın şairlerimizin ünlülerinden olan FITNAT HANIM (1842-1912) da divan sahibidir:

Gelseler hep bir yere cümle cihânın dilberi Benzemezsin dilbere ey dilberânın dilberi

Tek beni öldür de varsınlar desinler sevdiğim Bir cefâ-cü şüh-ı âşık-küş filânın dilberi

Şüh-meşreb ehl-i dil oldukça da âşık-nevâz Dilber istersen eger pîr-i mugânın dilberi

Fehm eden râz-ı nihânı hüsn-i mutlak n’olduğun Güft u gü etmez demen bu în u ânın dilberi

Sâde-rüsun görmedim Fıtnat hat-âverdir bütün Böyle zahir âhiri devr-i zamanın dilberi

Tayyibzâde Hafız Mehmed Zühdî (1854-1914) devrin önemli şairlerinden olup basılmamış divanı yanında birçok eserin de sahibidir.

Fevzî, Alaybeyizâde Hasan Nâcî (1854-1920), basılmamış bir divanı olan Yusuf Ziya (1854-1921), Ali Nâki Efendi (1836-1923) dönemin diğer isimleridir.

1864 yılında Trabzon’da doğan ve ünlü kadın şairlerimizden olan Mâhşâh Hanım (1864-1933) da dönemin bir diğer ismi olup “Mün’im-şâh yahut Zafer” adlı manzum bir piyes yazmıştır.

Trabzon’un ilim adamları ve şairleri arasında en önemli isimlerden birisi elbette İBRÂHİM CLJDÎ (1864-1926)’dir. O; âlim, şair, müftü, muallim ve yazar olarak çok yönlü bir şahsiyetti. 20’ye yakın eserin sahibi olan Cüdî’nin “Lügat-ı Cüdî”si önemli lügatlerimizden birisidir. Birçok tarih manzumesi de yazmıştır. Kendi ölümüne de yakın dostu Hamâmîzâde ihsan Bey şu i tarihi düşürmüştür:

Dest-i bî-dâd-ı zaman fevtiyle Açdı bir safha-i hünîn-i siyâh I Düştü bir cevher-i tarih ihsan “Gitti Cüdî gibi fâzıl eyvâh”

Trabzon’un önemli din âlimlerinden, tarihçilerinden, Trabzon basınına emeği geçen gazetecilerinden, eğitimcilerinden olan ibrâhim Cûdîaynı zamanda değerli bir şair ve edebiyatçıdır da. Onun şiirlerinden seçilmiş bazı beyitler:

Etmesin aşka heves cândan cihândan geçmeyen Cân cihân meftünunun kârı değildir kâr-ı aşk

Cami kürsülerinde gerçek dini anlatmak yerine , boş sözlerle halkı oyalayan hocalar için de şöyle der:

Ey eden kürside ömrün kîl u kâl ile telef Sa’y-i nâ-fercâmına ehl-i kemâl eyler telef

Kendisini müslüman gösteren ama gerçeklerden

bî-haber olan cahillere de şöyle çatar:

Müselmanlık satar amma müselmanlık nedir bilmez Şu halkı kendi kârından da hattâ bî-haber gördüm

Yeter dem vurma pek Hakk’dan dem-i Mansûr-veş Cûdî Kelâm-ı Hakk’ı beyne’l-halk ben zîrâ heder gördüm

Yine O, kıyafet ve cübbenin kişiyi yüceltmeyeceğini, erkek elbisesiyle kadının erkek olamayacağını belirterek, kötü yaratılışlı olanların da kolay kolay iyileşemeyeceklerini dile getirir:

Destâr u cübbe olmaz âdeme kemâl-bahş Giymekle er libâsını zen er olur mu hiç

Kâbil mi bed-güherlerin ıslâhı nush ile Seng-i siyeh füsun ile cevher olur mu hiç

insanların göründükleri gibi olmadıklarını, kendilerini değişik gösterdiklerini belirterek, bizlerden dikkatli olmamızı ister:

Her vaizi bir âlim-i yekta mı bilirsin Her nutkunu bir hüccet-i garrâ mı bilirsin

Çok ehl-i kalem var ki bütün cehl-i mürekkep Her kâtibi bir âlim ü dânâ mı bilirsin

Çeşmi bakar ammâ seçemez nûr u zaiâmı Bînâ görünen gözleri bînâ mı bilirsin

I

Yüzyılın son ve en önemli ismi HAMÂMÎZÂDE İHSAN BEY (1885-1984) ile noktalıyoruz divan şairlerini. 50’yi aşkın eserin sahibi olan Hamâmîzâde, eski harflerle divanı basılan son şairimizdir.

Onun için herkes bir şeyler söyledi. Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan’ın onun hakkındaki bazı cümleleri de “Hamâmîzâde ihsan Bey sayılı nüktedanlardandı. Nükte ve zarafetin hakîkî mahiyet ve ölçüsüne vâkıftı. Nükte için lâzım gelen hayat şartlarına sahipti. Karnından ziyâde zevkini doyurmak için çalışırdı. Hayatın her anında güzelliğe âşık yaşadı. Bu rûhî zevk, hayatın acı safhalarını da güzelleştiren bir mahiyettedir. Dostlarının arasına bir tebessüm, iç açan bir bahar tebessümü çağlayan gibi pırıl pırıl girerdi.” şeklindedir.

Hamâmîzâde ihsan Bey’in nükteleri tamamen gös- ı terişsiz ve iddiasızdır. Ama biraz derinleştirilince ortaya güzel esprilerin çıktığı görülecektir. Ercüment Ekrem Talu onun nükteleri için şöyle diyor:

“Rahmetli ihsan’ın Karadeniz rüzgarları kadar keskin, horon havaları kadar kıvrak, Kisarna suyu gibi fıkır fıkır zekasından vakit vakit fışkırmış bulunan bu hüzmeler…”

Hamâmîzâde ihsan’ın bu yönünü bazı dostları da şiirlerinde yansıtmışlardır:

2081 %m6zoıv2006

“Bûseden sonra visal olsun Hamâmî’ye nasîb Eylesin tâli ona ihsan ihsân üstüne”

O. Seyfi ORHON

“Görmek dilersen ey dil şellâle-i beyânı Tarz-ı gazelde dinle ihsân-ı nüktedânı”

Süleyman NAZİF

Nazım türlerinin çoğundan örnekler vermiştir. Güzel ve ona has rubâilerinden birisi:

Yaya kaldık varalım menzil-i maksûda heman Bizi külfetlere hayretlere salmış işimiz Şimdi bir nal ile bilmem yola olsak mı revân Daha üç nal ile bir tek ata kalmış işimiz

şeklindedir. Atasözlerini kullandığı kıtaları da mevcuttur:

Hani meydanda eser lafla değirmen mi döner Dereden kurbağalar ses çıkarır vak vak ile Bizde yok fikr-i a’lâ laf atarız subh u mesâ Leyleğin bâd-ı hevâ ömrü geçer lak lak ile

Hayli fırsatlar kaçırdın gösterip beyhûde hırs Ehl olanlar bekleyip vurmuş gözünden turnayı Akıbet aldın nasîb “el-hasîdu mahrûm”dan Sen çalarken zurna çıkmış toplamış el parsayı

Çağdaş Türk Edebiyatı

Trabzon, edebiyat düzleminde bir yandan sanatçı yetiştiren öte yandan içinden sanatçı geçen bir şehirdir. Çeşitli görevlerle Trabzon’da ikamet eden bir çok sanatçı, şair-yazar Trabzon’da bulundukları dönemlerde de eser vermeye devam etmişler; zaman zaman da Trabzon, eserlerine ilham vermiştir. Bu isimler arasında Süleyman Nazif, Semih Rıfat, Ebu-bekir Hazım Tepeyran, Ali Canip Yöntem, Ceyhun Atıf, Necip Fazıl sayılabilir. Babasının valiliği sırasında Trabzon’da doğan, yeni şiirin temsilcilerinden Oktay Rıfat Horozcu bu isimler arasında ayrı bir halkayı temsil eder. Tıpkı Trabzonlu olup Trabzon’un uzağında yaşayan ve Trabzonluluğu neredeyse hiç bilinmeyen Talat Sait Halman gibi.

Trabzon’dan geçen bu isimler yanında Trabzonlu olup Trabzon’da yetişen, Trabzonlu olup Ankara, istanbul gibi merkezlerde yetişen ve ulusal edebiyatımıza katkıda bulunan önemli isimler de var. Belki Trabzon’da edebiyat derken akla gelecek önemli isimler bunlar.

1930’larda Necip Fazıl’ın şair ruhuna “Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince / Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur / Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince / Aynalar yüzümü tanımaz olur” mısralarını ilham eden Karadeniz, şair yetiştirme geleneğini aralıksız sürdürür. Öyle ki gazeteci Haşmet Babaoğlu’nun başka bir vesile ile söylediği “Şiir yıldızını takip edenin yolu

mutlaka Türkiye’ye ulaşır.'” cümlesini rahatlıkla “Şiir yıldızını takip edenin yolu mutlaka Trabzon’dan geçer” şeklinde değiştirebiliriz.

Trabzon’da edebiyat serüveni değerlendirilirken bir eyalet merkezi olmasından coğrafi konumuna, oradan tarihi derinliğine bakmak yeterli ve gereklidir, istanbul’da ilk matbaanın açılmasından 136 yıl sonra (1865) Anadolu’da ilk matbaanın açıldığı yer olması bu edebiyat zenginliğini anlamak için önemli bir ölçüdür.

Denilebilir ki, Trabzon’da şiir geleneği bir yaşama biçimi göstergesidir.

“Trabzon’da edebiyat” ifadesi doğrudan Trabzon’un edebiyata katkıları şeklinde kendi çerçevesini belirler. Çünkü bir yandan “edebiyatta Trabzon” da ayrı bir bakış açısı ve değerlendirme gerektirir. Bu yaklaşımla burada ulusal edebiyata adını yazan Trabzon evladı edebiyatçıların hatırlanması gerekmektedir. Öte yandan yerel çerçevede varlık gösteren, pek çoğu eserlerini kitaplaştırarak yerelden ulusala edebiyat kültürüne katkıda bulunan sanatçıların sayısı göz doldurur.

Şehrinden bir mevki adını soy adı olarak seçen, bölge insanının nüktedan kimliğini eserlerine hiciv olarak yansıtan bir şahsiyet Halil Nihat Boztepe (1882-1949). Bir yandan şairdir; aruz ve hece vezinlerini başarıyla kullanır. Toplumsal kimliği önce bürokrat sonra milletvekili olması yanında şairliğini de belirler adeta, ince zekası ve nazik şair yaratılışı ile bir anlamda henüz repertuarı oluşmamış mizah edebiyatımıza malzeme üretmiştir kurduğu şiir dili ile.

Kendi sanatını, üslubunu Ağaç kasidesinin başında

“Şeker konuştum efendim, inan şeker yazdım/

Fakat, inan bana yine, bazan da tuz, biber yazdım.”

mısraları ile kendisi tanımlar.

Bir çok şairin şiirine yazdığı nazirelerle de tanınır. Fuzuli’nin

” Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var

Aşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var”2

beyitinden esinlenerek yazdığı ve kendi şairliği ile Yahya Kemal’in şairliğini mukayese ettiği beyit dikkat çekici bir örnektir:

“Bende Yahya’dan Füzûn âşıklık istidadı var

Şâiri-i mâhir benim Yahya’nın ancak adı var.”

Hasan İzzettin Dinamo (1909-1989), 1900’lü yılların başında bir su kıyısında, Trabzon’un Akçaabat ilçesi Ahanda / Kavaklı köyünde doğdu. Ömrü yine bir su kıyısında nihayetlenene kadar Karadeniz gibi coşkun, dalgalı bir hayat sürdü. Babasını 1. Dünya

savaşı sırasında kaybetti, yetim büyüdü.

Öğretmen okulunu bitirdi. Çevirmenlik, fotoğrafçılık ve tefrika romancılığı uğraşları oldu. Şair kimliğinde Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi ve Nazım Hikmet gibi isimlerin izi sezilir.

Milli Mücadele yıllarını konu alan geniş hacimli Kutsal isyan (1967) ve bizzat yaşadığı muhacirlikten izler taşıyan Savaş ve Açlar en tanınmış eserleridir.

Trabzon’dan önemli isimlerden biri Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973), sanatçı iki kardeşin büyüğü; ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ağabeyi. Daha önce Cumhuriyet devrinin yetiştirdiği önemli aydınlardan biri. Yurt dışında eğitimi sırasında edindiği bütün birikimini yurda dönüşünde kullanma bilincini taşıyor. Denemeleri ve çevirileriyle ünlü. Denemelerin tamamını Mavi ve Kara (1961-1967) adıyla bir kitapta topladı. Yunus Emre’ye Selam adıyla 1966 yılında yayınladığı deneme-inceleme kitabı Yunus Emre’nin tanınması ve anlaşılmasında kayda değer bir eser.

Bedri Rahmi Eyüboğlu (1913-1975), neredeyse “Trabzon deyince” akla gelen önemli bir isimdir. Nitekim onun aynı adı taşıyan şiiri bir yönden 15 yaş anılarını yansıtırken bir yandan her Trabzonlu’nun gözünde kendi gönlünce manzarasını oluşturur. Çünkü ressam şair, resim yapar gibi şiir yazar:

Trabzon deyince aklıma bir salkım kareymiş gelir

Bahçeler dolusu zindan yeşili

için için kandil kandil ballanır

Kandiller içinde bir kandil yanar

Bir kız deli gibi koşmaya başlar

Yanaklarında amoftaların alı

Dudaklarında kareymişlerin moru

Göğsünde……..Elinin körü……

Yerel unsurlar, sevgi, barış ve özlem memleket şiirlerinde içeriği besler. Ressam şair, düz yazı

-tbtoAzow20Qb 209

Sunay Akın, şiirin Gökyüzünde Yeni Bir Yıldız, Kırık Kafes. Sabah, 9 Temmuz 2005, s. 5.

çalışmaları ile de gazete ve dergilerde yer alır. Bu yazılarda bir incelemeci- araştırmacı kimliği ile karşımıza çıkar.

Kültür haritamıza çok yönlü sanatçı kimliğiyle resimden şiire birçok eser bırakan şair, bir özdeyiş halini alan “aşk gelince cümle elemler biter” mısralarının da sahibidir. Aşk gelince cümle elemler biter çünkü;

Gül gülistan olur virane Samanlık seyran kabul. Hal ü keyfiyet bu merkezdeyken Sevmek bu dünyayı çerden çöpten Sevmek bir zerresini ziyan etmeden Sevmek durup dinlenmeden sevmek

Ressam, edebiyat âlemine Dol Kara Bakır Dol (1985), Canım Anadolu (1953), Deli Fişek (1975), Tezek (1975), Resme Başlarken (1986) ve Kardeş Mektuplar (1985) gibi katkılarını bırakır. Artık o şarkılarda terennüm eden bir nağmedir:

Karadutum, çatal karam, çingenem Nar tanem, nur tanem, bir tanem Ağaç isem dalımsın salkım saçak Petek isem balımsın ağulum Günahımsın, vebâlimsin.

Ülkesi, yaşadığı coğrafya, yalnızlık, yoksulluk, ümitsizlik, toplum sorunları, insanların iyiliği gibi konuları şiirine yansıtan Nabi Üçüncüoğlu (1922-1969), Varlık dergisinde sürekli yazılar yazmıştır. Gazi Eğitim Enstitüsü mezunu şair, Torul, Trabzon gibi bölge merkezlerinde görev yapmıştır. Öğretmenliği, memleket sevgisi ve buna bağlı kültür öğeleri şiirinde yer alır. Toplumsal sorunları, yaşamın gerçeklikleri olarak işler. Duygulu şiirler kaleme alır. Trabzon şiirlerinde, yerel unsurlarla kendini gösterir:

Evimizde teneke dolusu, sepet sepet Bayram var, hamsinin kilosu ona Bazlamanın kraldan çok hükmü Soğan soframızdadır, Hamsi koyduk tavaya, kadeh gözlüm Ömrümüzün bu tarafını alladık-pulladık Fakirliği gurbete yolladık.

Ömer Kayaoğlu (1916-)’nun yöresel türkülerle başlayan şiir yazma serüveni, yöresel türkülere malzeme üreten şair olmasını sağladı. Şiirlerinde Karadeniz adıyla, sanıyla, bütün motifleriyle yer alır. Kemençeden hamsiye bütün Karadeniz onun şiirlerinde bir Yunus balığı ile işlenir. Bir Avuç Köpük (1936), Kabuk(1962), Trabzonlu Kemençeden(1986) adlı eserleriyle Trabzon’dan edebiyata katkılar sağlayan Kayaoğlu’nun doğum yeri Maçka için görev yaptığı yerlerden özlemle yazdığı mısralar bir Volkan Konak şarkısı olarak dillerde dolaşmaktadır.

21 Ol %ıa(mMvZ00b

Dağlarında çam ormanı Havası gönül dermanı Dere boyunca dumanı İner Maçka’ya Maçka’ya

Gündüz bağrında taş olur Gece uykusu düş olur Gönül gurbette kuş olur Konar Maçka’ya Maçka’ya.

Araştırmacı, yazar, çevirmen ve şair. Yüz civarında kimi tercüme, kimi telif eseriyle, halk bilimi alanındaki derleme ve yazılarıyla bu toprakların yetiştirdiği önemli bir isim İsmet Zeki Eyüboğlu (1925-2003). Anadolu’yu bir bütün halinde tanıma ve tanıtma çabasındaki Eyüboğlu, şiirlerinde de Karadeniz’i hamsisinden insanına bütün motifleriyle des-tanlaştırmanın peşindedir.

Kozağaç köyünün başında on üç kişi

Çiçeği burnunda ölümün

Gözleri çakılı Kanlıpelit kavşağına

Üçüncü bölükten Takım Subayı Vanlı Hurşid

Daha kurşunu yememiş bacağına

Yıl 1916 Nisanın on beşi

Hurşid sigarasını yakmaktadır

Bir elinde ayna Trabzon’a bakmaktadır.

Kadir Mısııoğlu (1933), Trabzon’un en eski âile-leıinden olan “Hacısâlihoğulları”ndandır. Akçaabat Merkez ilk Mektebi’nden sonra Akçaabat Orta Mekte-bi’ne başlayan Mısıroğlu, O yıl (1947) Necip Fazıl Kısa-kürek’in Büyük Doğu dergisi ile tanışır. Peşinden Sebilürreşad ve Serdengeçti mecmuaları gelir. Hayatı boyunca fikir hareketlerinin içinde olur. Bu durum edebiyatçı yanını da belirledi denebilir. Yakın tarihimiz üzerindeki araştırmalar daima ilgisini çekti, ilk eseri, Lozan Zafer mi, Hezimet mi? adlı araştırmanın birinci cildidir. Gurbet İçinde Gurbet, Yunan Mezâlimi (Türk’ün Siyah Kitabı), Aşıklar Ölmez, Geçmiş Günü Elerken(C.1-2), Hicret, Cemre(şiirler) onlarca eserinden birkaçıdır.

Nedir, küçük bir tohumun kaderi?!… Nedir?…

Kim görebiliyor bakınca ona, Acep bir tohumcuk neye gebedir?!. Neden sır vermiyor kader insana?!.

M. Özer Cirsvoglıı (1944), “Yaşamak ustalığı / Bir gül kokusu / Ha var ha yok / Eridi gönlümde sonsuz mavi gök” mısraları ile yaşamda ustalaşma arayışını, yaşamla başa çıkma çabasını dile getiren bir şiir ustası. Trabzon; Uzun sokak, yağan yağmur, serin sular olup girer şiirine. Neden hep yargılar bizi / Canımdan çok sevdiğim yurdumuz” derken sosyal meselelerin ıztırabını çeken bir şairdir. Sevilene yönelen bir sitemdir bu mısralar. Seslenişler ilk şiir kitabı ve Kriz ve Sen ikincisi.Ressam şairlerdendir. Bazen ışığı, “ruhsal renk arayışı” ile tuvaline taşır gibidir:

Derin suları göğün Vuruyor ay gökte Peki ya sen

Sazımın sızıları yolculadı beni Peki ya sen Neredesin/ay gökte.

Gündoğdu Sanımer (1935-2003), kıyı şehri Trabzon‘da doğan bir “Kıyı” şairi. Üniversite ve ömrünün son yıları hariç hep Trabzon’da yaşadı. Bir hekim şair, ressam ve ebru sanatçısı aynı zamanda. Daima ümit penceresinden ve güzellik arayışı ile dünyaya bakan bir isim. Güzellik arayışına toplumsal sorunlara yaklaşırken yakaladığı lirik söyleyiş ve yoğun sanatçı duyarlılığı eşlik eder.

“Karayelin Sürüleri”nde Trabzon biraz hüzünlü bir yaşam yeri olarak çıkar karşınıza:

Karadeniz kadınları bahtı kara

Kara tavuklar doluşur karaağaçlara

Karadere/Karaburun/Karalahana

Sanki belirsiz bir hüznü saklıyor kara toprak.

Tabiat karşısında insan, toplum yaşamında kadın ve hayatın acı tarafı aynı hüzün çizgisinde işlenir ve “kara” kelimesinde bir imaj yaratılırken ümit de boy verir bir yandan O’nun şiirinde:

Gitsin dönsün mevsimler biteviye Gülümser elbet güzelin biri Bir gün çiçeğini açar orkide.

Edebiyatımıza gazete ve dergi yazıları yanında Karayelin Sürüleri (1987), Suyun ince Sesinden(1991) adlı iki kitap bıraktı.

Sevgilim şiir

yüreğimi atlaslarla sargılayan duyarlık rüzgarım benim günlerdir içimin öksüzlüğüne iniyorsun birden ateşler dökülüyor solgun yüzüne dilim şiir

mısraları ile şiirle dostluğunu dile getiren Ahmet Özer (1946), özenli bir şiir işçisidir. Doğduğu ve büyüdüğü topraklar birebir şiirinde yer almaz ama kendini hissettirir. Duygu yoğunluğu ve coşkunluk şiirinde toplumsal gerçeklerin önüne geçer.

Eğitimci şair Ahmet Özer’in şiir yolculuğu şiiri irdeleyen edebi yazılarla sürmektedir.

“Dünya kurulalı beri/ölümsüzlüktü aradığım” derken insanın en eski meselelerinden birine işaret eden şair, hayatı bir bütün halinde şiire taşımanın çabasındadır.

Kenan Sarıalioğlu (1946), şiir, özellikle şiir çevirileri ve yayıncılığı ile Trabzon’da edebiyata farklı yaklaşımlarla katkıda bulunan bir isim. Şiir çevirisi aslında yeni bir şiirin inşasından başka nedir? iki dilin imkanlarını bilmek ve bir dili bir başka dildeki şiiri anlamak ve anlatmak için seferber etmek gibi zor bir işi icra ediyor. Sonra dönüp eski bir biçimi yeniden ihya etme çabasına girişiyor ve ana dilinde gazel yazıyor.

Şiirlerinde özgün bir söyleyiş içinde tabiat, insan, sevgi ve ölüm, metafizik sorgulamalarla ele alınır.

Sarsılır yörüngesi zamanın

Ezgin yürek çırpıntısıyla Sonsuzluğa an kala Saat ölür ve

Yarım yarım yaşar insan Kat kat ölür

mısralarıyla bir ölüm tanımlar bize.

Metafizik ve Gülümseme, Ayna Rübaileri, Issız insan Ormanında kitaplarından bazılarıdır.

Trabzonlu şair, edebiyat öğretmeni Raif Özben (1946) bir konuşma ustasıdır aynı zamanda. Şiir eleştirisi üzerine yazıları ve Diksiyon Sanatı adlı kitabı ile eğitici yönüyle de verimli bir insan. Şiirlerinde gerçeklikle idealin dengesi kurulur.

Binlerce yıl daha sende kök salar / bıraksan acı seninledir.

Sevinçler gibi boy atan bu ağaçlar seninledir

mısraları hayatı sarılmayı ve yarına bakmayı ilham eder okuyana.

Ardından gelen

Bir ormandan daha rahat yakılan Ortadoğu’da

Ateşler içinden çıkan o çocuklar seninledir

mısralarıyla gerçekle yüzleşmeyi ve sorumluluk almayı öğütler gibidir.

Bazen Karadeniz müziğinin ulusal temsilcisi Volkan Konak’ı dinlerken bir nine-torun konuşmasına rastlanır:

Mora nenem

Bana mı

El sallıyorsun?

Sana yanık oğul sana Baktım herkesler birine Durmuş el sallıyor burda Senin için kimseler yok.

ya da bir Bilge Özgen bestesi mırıldanırsınız fark etmeden;

-(omİKMi 2006İ21 1

ben bir küçücük sevdalı kuştum aklım ermedi ellere uçtum

yaban ellere diken ellere gurbet ellere gurbet ellere.

işte bestekarına o ritmi yakalatan bu sözler Yaşar Miraç (1953)’a aittir. Ulusal düzeyde ilk önemli çıkışını Trabzonlu Delikanlı(1979)adlı kitabıyla yapar. Yine Trabzonlu başka bir şair Attila Aşut onu

“Lacivert ozan”dır Yaşar Miraç Gurbetleri yorgan gibi sırtında taşır. Yedi iklim yakamozlu sularda Sevdalı sazıyla sürgün dolaşır.

mısralarıyla anlatır. Şiir sanatına eleştiri içeren, sözle müzik arasında ritmi yüksek eserler bırakan bir isim Yaşar Miraç. Dili konuşma dilinin imkanlarıyla hareketli, çağrışımların yoğunluğu ile zengin bir şair. Şiirlerinin içeriğinde de adında da Trabzon etkilidir: Trabzon’dan çıktım Yola (1981), içli Şarkılar (1981), Yurdumun işçileri (1985), Barış Güllerinin Gümüş Denizi (1985) kitaplarından bazılarıdır.

Mustafa Ruhi Şirin (1955), Gazetecilik ve Halkla ilişkiler mezunu yazar.1981 yılında girdiği TRT istanbul Radyosunda yöneticilik yapıyor. Çocuk edebiyatına ilişkin çalışmaları ile tanınıyor.Çocuklar için ve çocuklar üzerine yazan Şirin, bir yandan çocukları yarınlara hazırlama çabasındadır, bir yandan da büyükleri çocuklar için yönlendirir. Duyarlı sesleni-şiyle yalnız çocuklara değil, her büyüğün içindeki çocuğa ulaşır.

“Çocuklar beni severek okuyor, çünkü ben de çocuğum” diyen şair, “bütün Türkiye çocuklarının Şirin Amcası”, Türkiye Çocuk vakfı’nın başkanıdır.

Gökyüzü Çiçekleri (1983), Masal Mektupları (1983), Kaf Dağındaki Uçurtma (1983) gibi eserleri geleceğin rüyası olarak nitelendirdiği çocuklar için yazdığı kitaplardan sadece bir kaçı.

Uçmak mavi bir türkü Kanadında gözüm var Çocuk kalbimdeki kuş Benim de gökyüzüm var.

Gençlik yıllarında gazete ve dergilerde “teknik” eleman olarak çalışan Nihat Genç (1956), o yıllardan bugüne, bir çok siyasi ve edebî dergide yazdı. Son olarak Akşam gazetesinde yazmayı sürdürüyor. Ofl Hoca’sı ile meşhur. Kitapları ve Leman Dergisi’ndeki yazılarıyla farklı bir tarza imza attı. Eserleri genellikle sosyal hayattaki kişilerin somut yaşantılarıyla, toplumsal buhranlar ve bunların çözümleri ile ilgilidir.

212i %udzon,2006

Eserlerinde insanlar tarafından icat edilmiş ve kalıplaşmış ideolojilere karşı çıkar. Kendi tutumunu “eyvallahı olmayan bir edebiyata çalışıyorum” cümlesi ile ifade eder.

Yazarlığını “eleştirel” olarak tanımlayan ve aşağıda olanların, altta kalanların, mağdur olanların, hakkı yenenlerin yanında olmaya çalışan bir yazarlığı geliştirmek isteyen Nihat Genç, eserlerinde gençlere dil ve millet şuuru vermeyi, millî değerlerine sahip çıkacak nesillere rehberlik etmeyi, toplumun unutulan güzelliklerini ön plana çıkarmayı amaç edinir.

Eserlerinden bazıları; Şeriatta Ayıp Yoktur (Hikaye), Bu Çağın Soylusu, Dar Alanda Tufan, Soğuk Sabun (Roman), Komik Hikayeler, One Man Show, Modern Çağın Canileri (Deneme) dir.

Daha öğrencilik yıllarında dergicilikle yayın hayatına katılan ve şiiri paylaşan şair Hüseyin Haydar (1956), Acı Türkücü (1981), Kara Şarkılar (19839 ve Yıldız Tutulması (1987) adlı eserleri ile tanınıyor.

Yerel unsurlara sıkça başvurması, folklorik unsurları kullanması ile yerelden ulusala uzanan bir çizgide başarı ile yürüyor.Bu belki de

Kuzeyin oğluyum ben, yoğurdu beni yağmur Defneler ve koca dalgalar arasında Gördüm kendi yüzümü hızla kayarken Karanlık göklerde ay sonrasında

mısralarında söylediği gibi yetiştiği topraklara bağlılığının bir sonucudur. “Hiçbir şey söylemedim daha / Ben sözümü bitirdiğim zaman / Yeniden başlayacak her şey” mısralarını yazdığı 1983 yılında verdiği söze rağmen çok şey söylemiş gibidir şimdi. Uzun zamandır Hüseyin Haydar şiiri suskun görünüyor. Şiirlerini yöre müziğine ilham veren şairin şiiri terk etmesi yerine henüz yeniden başlaması beklenmektedir her şeye. Şimdilik kendi suskunluğunda farklı söyleyiş ve imajları ile şarkı olup söylenmektedir:

Afide sandım seni Yemyeşil de gözlerin

Afide değilsin sen Eriktendir A fidem

O denizin kızını Yitirdim fırtınada

Yırtıldı yelkenlerim Arsin açıklarında.

Kendi ifadesiyle “ehl-i kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli ve daima kitap okuyan bir annenin kızı olan Nazan Bekiroğlu (1957), edebiyata ve özellikle şiire meraklı bir aileden geliyor. Sanatçı kimliğini destekleyen akademisyenliği ile de dikkat çekiyor. Akademisyenliğinin eserlerinin teknik yönünü daha bilinçli kıldığı söylenebilir.

Halide Edip’in romanları üzerinde doktora çalışmasını hazırlarken yazının tekniği üzerinde zorunlu olarak düşünen ve kendini yazı yoluyla ifade etmenin yollarını arayan Bekiroğlu, 1986’dan itibaren dergilerde şiir ve hikayeleriyle görünmeye başlar. Bugün artık şiiri bırakmıştır ama hikaye ve denemelerinde şiirin kapalılığını ve gizemini bulmak mümkündür. Çok sayıda makale ve öykü yanı sıra son yıllarda kitap-laştırdığı denemeleri, araştırma ve inceleme eserleri, isimle Ateş Arasında (2002) adlı romanı ile de hem edebiyata hem de edebiyat bilimine katkıları devam etmektedir.

Kendi okuyucu kitlesini yaratan Bekiroğlu’nun özgün bir edebî dille yazılmış eserlerinin genel konusu tarih, kendini arayış ve aşktır. Bir hikaye ve deneme yazarı olarak geçmişi sorgulayıcı bir tavrı benimseyen yazar için doğup büyüdüğü ve halen yaşadığı Trabzon herhangi bir taşra şehri değil, “şehzade taşrası”dır. Şehri kendi içinde bu kabulle algılayan yazar, bu bağlamda yaşar. Bu anlamda şehir sadece bir deniz kıyısı olarak ufkunu besler ve eserlerinde bu haliyle yer alır. Doğrudan Trabzon’u işlemez, Trabzon’a dair yazmaz.

Derin ve geniş okumalara dayanan birikimi ile yazar; aynı konulara ilgi duyan birçok yazarın aksine Osmanlı tarihine, kültürüne ve yaşama iklimine, sevgiyle yaklaşır ve aynı sevgiyle Osmanlı kültür unsurlarını özellikle hikayelerinde yeniden yaşatır.

Yaşar Bedri Özdemir (1956), Ezgi ve Çıkın dergilerinden sonra şimdi Mor Taka ile Trabzon’da yeni bir dergiye hayat verme çabası içinde bir şair, ressam ve nakkaş.Yarın Güneş Doğmayacak (1975) adlı tefrika romanı, Bağıracağım (1976), idris (1986), Babili Beş Geçe (1992) adlı şiir kitapları yanında onyedi değişik caminin hat ve nakışlarını da Trabzon’a armağan eden bir isim.

Gelenekselin moderniteyle harmanlandığı bir şiir yansır Yaşar Bedri’den. Biçimde yenidir ve sıra dışını yeğler. Ancak özde düşünce geleneğimizden ayrılmaz.

Çapraz çatmış sözcükleri

Mevlithanlar yalın kat

Omuzlarımda halat yarası

El yazması ayetler rahlemde

intiharını yaşar

Boşluktan düşen gölge!

– Yıldızların üşüdüğü zaman, ateş ve

Boran ve tevekkül dağlara çekildiği zaman

Yani teN, cana konuk

ÖL! Diyene kadar

Ulusal edebiyata Trabzon’un en yeni katkılarından biri şair ve yazar Sunay Akın(1962-). Şiiri, yeni şiirin şairin kalemine özgü çizgisinde akmakta. Şiirleri Milliyet Sanat, Varlık, Yarın dergilerinde yayınlandı.

Yaşamı savunmaya Katılmaması ozanın Kendini mürekkep lekesi Sanması gibi imzanın

diyen şair, sosyal meseleleri şiirinde baş tacı eder. Bir renge, bir çobana, kuş tüyüne veya noktalı virgüle şiir yazacak kadar ayrıntıları işler. Yeni şiirin ülkemizdeki kurucusu sayabileceğimiz Orhan Veli’nin nasır için şiir yazması gibi Akın da tornavida için şiir yazar. Ama bu şiir Vidaya tutturuldukça/ onca nükleer bomba silahlanmaya karşı tek umuttu/halkın elindeki / tornavida

Şiirlerinde Trabzon’dan çok mekan olarak istanbul vardır. Ancak,

Denize doğru inen bir sokaktır ülkem Düz değildir.

mısralarında bir Trabzon çağrışımı var gibidir Şiirinde Karadeniz’i bir sıcak fıkra tadında bulur gülümsersiniz:

Seni bir çivi gibi çaktım Çünkü beynime ve toplayıp Bütün kelpetenleri Attım denize

Ölüm de kalım da aynı şiirde yan yana bulunur:

Telefon santralleri beni sana bağlar sevgilim. Nükleer santraller ölüme

Şiir ödülleri de bulunan Sunay Akın, Sabah gazetesinde Kuru Kafes adlı köşesinde yazıları ve bir TV kanalındaki Yaşamdan Daki-kalar adlı program ile de okurlarıyla buluşmaktadır.

Çiğdem Sezer (1960-), genç neslin üretken isimlerinden biridir. O da Kıyı kültüründe yetişen şairlerdendir.Yeni şiirin özgür ve özgün imkanlarından yararlanır. Karadeniz’in ve Kara-deniz insanının hiç dinmeyen hareketliliği şiirinde yankısını bulur.

Kanadı Atlas Kuşlar şiiri şairin hareketli ve masalsı anlatımını açığa çıkarır. Zengin imajların ardında Trabzon manilerinin tadı yakalanır:

Dökülen sesi miydi

Irmağa pul pul yangın

Çelikten ağlarında hayat balıkçıları

Menekşeydi toprakta Su göğsünde nilüfer

Soramadı kimseden

İlk yaz nereye gider.

Trabzon’da edebiyat çağlayanlar misali akan bir nehirdir. Başlangıçtan bu güne ve yarına akan bu nehirde nice isimler tazelenen ve birbirine değişen damlalar gibidir. Her bir damla tek başına bu nehirdir. Buraya kadar değinilen isimler birer çeşnidir bu nehirde. Oysa bir nehir, üstelik Karadeniz’in çoğu zaman coşkun sularına karışmak için akan bir nehir, ne kadar da gürdür. Bu nehirin kolları bin bir tanedir. Bu kollar daha anlatılsa Yusuf Ahıskalı, Niyazi Tarakçıoğlu, Subutay Hikmet Karahasanoğlu, Temel Şükrü Doğru, ilhan Demiraslan, Halil ibrahim Batar, Ali Kemal Bulut, A11 i I a Aşut, Ertan Tokinan, Sami Ateş, Hüseyin Atabaş, Alaaddin Bahçekapılı, ihsan Bektaş, ibrahim Hakkı Gündoğdu, Haydar Çoruhlu, Ahmet Yayla, Vural Şahin, Miktat Eyüboğlu, ibrahim Sağlam, Seval Esaslı, Ali Mustafa Topuz, Hüseyin Alemdar, Hasan Akçay, Olcay Yazıcı, Atilla Bölükbaşı, Nihat Malkoç, Ruhi Türkyılmaz, M. Halistin Kukul, Mustafa Yazıcı, Recep Şahin, Neriman Calap, Necmettin Şahinler, Cevdet Karal ayrı ayrı dile getirilse, onların da söylediklerinden birkaç mısra, birkaç satır tekrar edilmeye çalışılsa acaba ciltler yeter mi? Burada susmak, yani edebiyatın belki de satır aralarında en çok yaptığını yapmak yerinde olacak.

Beğen  5
Yazar